DEMİRDEN BİR DENİZ
Tarihin tozlu sayfalarında, fırtınanın ortasında kalmış izole bir kale ve kusursuz işlenmiş bir cinayet... Bugün detaylarına bayıldığım, atmosferiyle beni içine çeken harika bir yerli tarihi polisiye ile geldim! Yasin Kocabaş’ın kaleme aldığı Demirden Bir Deniz, bizi Osmanlı’nın en sert, en kudretli ve gizemli dönemlerinden birine, Yavuz Sultan Selim çağının tam ortasına, 1518 yılının Karahisar Kalesi’ne götürmeye.
Hikaye daha ilk sayfadan itibaren öyle bir ambiyans sunmakta ki, kendinizi adeta o soğuk taş duvarların arasında, karanlık koridorlarda yürürken bulmaktasınız.
Gelelim kurgunun beni en çok cezbeden noktasına: Dış dünyayla tüm bağları kesen, adeta gökyüzünü yırtan sert bir fırtınanın gölgesinde, kalenin derinliklerinde vahşi bir cinayet işlenmekte. Kaleye giriş ve çıkışlar hava şartları nedeniyle tamamen imkansız. Bu da demek oluyor ki katil yabancı değil, içeriden biri! Biz fark etmeden kalenin kapıları üzerimize kapanmakta ve kendimizi herkesin hem ölümcül bir tehlike altında olduğu hem de potansiyel bir şüpheliye dönüştüğü devasa bir kapalı oda oyununun içinde bulmaktayız. Polisiyede bu tarz "locked-room" (kapalı oda) kurgularını her zaman çok sevmişimdir ama bunu Osmanlı’nın o ağır, gerilimli tarihi atmosferiyle harmanlamak kitaba bambaşka bir derinlik kazandırmış bana göre
Yazar sadece bir katil kim macerası sunmakla kalmamış; cinayetin arkasına dönemin siyasi entrikalarını, taht kavgalarını, kardeş katli fetvalarını, devletin bekası için dönen gizli oyunları ve ihanetleri de katman katman işlemekte. Üstelik tüm bu karanlığın, kasvetin ve kılıç seslerinin ortasında filizlenen trajik bir aşk hikayesi de var ki, hikayenin duygusal yönünü çok iyi dengelemeye. Karakterlerin derinliği, dönemin diline ve ruhuna uygun diyaloglar