Bir büyük muamma
Bu nedenle psikanalitik klinik açıdan cinselliğin temel sorusu şudur: Özne cinselliği hangi psişik işleve hizmet ettirmektedir? Arzuyu mu sahnelemektedir? Kaygıyı mı düzenlemektedir? Terk edilme korkusunu mu yatıştırmaktadır? Yoksa ölüm dürtüsünün tekrar eden yörüngesinde mi hareket etmektedir? Dolto'nun ifadesinin önemi tam da burada ortaya çıkar. Cinsellik, öznenin canlılığının doğrudan bir göstergesi değildir. Cinsellik, öznenin duygu, dürtü, arzu ve jouissance ile kurduğu ilişkinin aldığı biçimdir. Bu nedenle aynı davranış, farklı öznelerde tamamen farklı psişik işlevlere sahiptir. Psikanalitik klinik tam da bu farkı ortaya çıkarır. whatsapp.com/channel/0029VbB...
Mastürbasyon
Yas ve kaygı kliniklerinde ise mastürbasyonun işlevi farklı bir görünüm kazanır. Özellikle ergenlik döneminde mastürbasyon çoğu zaman yalnızca cinsel bir etkinlik değildir. Bir kaygı düzenleyicisi, bir duygulanım regülatörü ve bazen de bir öz-yatıştırma aracı olarak işlev görür.  Ergen, bedende yükselen jouissance ile henüz tam olarak ne yapacağını bilemezken, mastürbasyon bu fazla jouissance'ı boşaltmanın ve gerilimi azaltmanın yollarından biri hâline gelir. whatsapp.com/channel/0029VbB...
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Cinsellik
Cinsiyet, canlının duygu ve dürtülerini arzu ile ilişkisi içinde ifade etme biçimidir. - Françoise Dolto Dolto'nun bu ifadesi, birçok terapistin teorik ezberler ve gündelik sağduyu nedeniyle gözden kaçırdığı temel bir noktayı açığa çıkarır. Çünkü burada cinsiyet, biyolojik bir veri ya da üreme işlevi olarak değil; öznenin dürtüleri, duygulanımları ve arzusu ile kurduğu ilişkinin ifade alanı olarak düşünülmektedir. Bu nedenle cinsel organ, yaygın biçimde varsayıldığı gibi Eros'un doğal bir dışavurum mekanı değildir. Daha doğrusu, cinsellik öncelikle haz üretmeye yönelik doğal bir aygıt olarak kavranamaz. Organ ya da bütün beden, cinsellik alanında dürtünün taşıyıcısı ve dışavurum aracıdır.  Fakat dürtü, Freud'un gösterdiği gibi, yalnızca yaşamı koruyan ve birleştiren Eros'tan ibaret değildir. Dürtü aynı zamanda ölüm dürtüsünün de taşıyıcısıdır. Bu nedenle cinsellik, kimi zaman yaşamı örgütleyen bir alan olurken, kimi zaman da yıkımın, tekrarın, tekrar olarak yıkımın ve öz-yıkımın sahnesine dönüşebilir. Özellikle çağımızda ve kimi yapı ve durumlarda bunu daha sık gözlemliyoruz. Örneğin, borderline yapılanmalarda cinsellik çoğu zaman arzu etrafında değil, ölüm dürtüsünün dışavurum amacı etrafında şekillenir. Benzer biçimde otistik ya da şizofrenik yapılarda da cinsellik bedenin jouissance'ından kurtulma çabasıdır. Nevrotik yapılarda ise durum farklıdır. Burada cinsellik çoğu zaman arzuyla ve bilinçdışı fantazmla örülüdür. Özne cinsel ilişkiye yalnızca bedensel bir tatmin için değil, bilinçdışı senaryolarını sahnelemek için de girer.  Bu nedenle sevgi, kıskançlık, rekabet, intikam, suçluluk ya da agresyon gibi birçok unsur cinsel yaşamın içine yerleşir. Özellikle obsesif ve histerik yapılarda cinsellik, bilinçdışı agresyonun ve arzusal çatışmaların ifade edildiği
"Hikâye, geçmiş değildir." - Jacques Lacan Lacan'ın bu formülü, psikanalizin zamansallık eksenenini sorunsallaştıran ve geçmişe ilişkin anlayışını özetleyen en önemli ifadelerden biridir. Bu cümle ilk bakışta paradoksal görünür. Çünkü gündelik dilde hikaye ile geçmiş neredeyse eş anlamlı kabul edilir. Oysa Lacan burada tam tersini söylemektedir: Geçmiş ile hikaye aynı şey değildir. Bu formül özellikle _*Séminaire I, Les Écrits techniques de Freud*_ (1954) bağlamında söylenir. Lacan burada Freud'un tedavi anlayışını postfreudyenlerden kurtarmak için onu yeniden okumaktadır. Tartıştığı temel soru şudur: Psikanaliz geçmişte gerçekten ne olduğunu ortaya çıkarmaya çalışan bir arkeoloji midir? Lacan'ın cevabı hayırdır. Analiz, geçmiş olayların nesnel bir envanterini çıkarmaya çalışmaz. Çünkü özne için belirleyici olan şey, geçmişte ne yaşandığı değil, bugün o yaşananlara hangi anlamın verildiğidir. Başka bir ifadeyle, olay ile olayın özne tarafından tarihselleştirilmesi aynı şey değildir. Bu nedenle Lacan şöyle der: "Tarih geçmiş değildir. Tarih, geçmişin şimdi içinde tarihselleştirilmiş halidir." ( _*L'histoire, ce n'est pas le passé ; l'histoire, c'est le passé dans le sens où il est historicisé dans le présent.*_ ) Burada Freud'un _*Nachträglichkeit*_ (après-coup / sonradan-etkililik) kavramı devreye girer. Bir olay yaşandığı anda belirli bir anlam taşımayabilir. Hatta sıradan ve önemsiz görünebilir. Ancak yıllar sonra özne başka gösterenlerle karşılaştığında, aynı olay bambaşka bir anlam kazanabilir. Olay değişmez; fakat olayın öznenin tarihindeki yeri değişir. Örneğin çocuklukta yaşanan bir sahne, o anda hiçbir önem taşımamış olabilir. Ancak ergenlikte veya yetişkinlikte, okuma ve kartellerde psikoseksüel gelişim aşamaları üzerinden sık anlattığım üzere, aynı
Psikoloji
Nevrozda Lacancı bir yorumlama doktrinine sahibiz. Yorumlama, söylenenin başka bir okuması olmalıdır. Muğlaklık içeren ve bu nedenle anlama aykırı olan bir okuma. Lacan'a göre anlam, semptomu besleyen şeydir. - Geneviève Nusinovici Nevrozda Lacancı yorumlama doktrini, öznenin onun söyleminde işleyen göstereni ortaya çıkarmayı hedefler. Bu nedenle yorum, söylenenin doğrulanması veya açıklanması değildir. Yorum, söylenene alternatif bir okuma önerir; ancak bu okuma, yeni bir anlam üretmek için değil, mevcut anlamın bütünlüğünü sarsmak için devreye girer. Lacan'ın yorum anlayışı, klasik psikolojinin veya hermenötiğin yorum anlayışından ayrılır. Klasik yaklaşımda yorum, gizli anlamı ortaya çıkarmayı amaçlar. Lacan'da ise yorum, anlamın çoğalmasını değil, anlamın tökezlemesini hedefler. Çünkü nevrotik özne zaten semptomunu anlamlarla örmektedir. Semptom, örneğin depresyonda gördüğümüz üzere, yalnızca acı veren bir oluşum değil, aynı zamanda öznenin jouissance'ını düzenleyen kapalı bir örgüdür. Bu nedenle Lacan, semptomun çözülmesinin her zaman daha fazla anlam üretmekle gerçekleşmeyeceğini söyler. Aksine, anlamın kendisi çoğu zaman semptomu ayakta tutan unsurdur. Öznenin sürekli olarak kendisine açıklamalar üretmesi, yaşadıklarını neden-sonuç ilişkileri içinde düzenlemesi ve her şeyi anlamlandırmaya çalışması, semptomun etrafında yeni gösteren katmanları örer. Bu bakımdan anlam, semptomun panzehiri olmaktan çok, onun besinidir. Lacancı yorum, çoğu zaman muğlaklık, eşseslilik (équivoque), kelime oyunu veya beklenmedik bir gösteren bağlantısı biçiminde ortaya çıkar. Amaç özneye yeni bir bilgi vermek değil, onun söylemindeki gösteren zincirinde bir kesinti yaratmaktır. Yorumun etkisi, öznenin "Şimdi anladım" demesinden çok, "Bu ne demek?" sorusuyla karşı karşıya
Lacan'ın "bilinçdışı Öteki'nin söylemidir" formülasyonu ile Bakhtin'in sözün daima başkasının sözü olduğu yönündeki tespiti arasında dikkat çekici bir yakınlık vardır. Bakhtin'e göre hiçbir söz tamamen bize ait değildir; her söz, daha önce başkaları tarafından söylenmiş, kullanılmış ve dolaşıma sokulmuş ifadelerin izlerini taşır. Dil, öznenin icat ettiği bir araç değil, öznenin içine doğduğu bir alandır. Bu nedenle konuştuğumuzda, yalnızca kendimizi ifade etmeyiz. Aynı zamanda ailemizin, kültürümüzün, ideolojimizin ve tarihimizin seslerini de taşırız. Söylediğimiz her söz, bizden önce söylenmiş başka sözlerin yankısını içerir. Bu anlamda hiçbir ifade insan deneyiminin mutlak biricikliğini doğrudan yansıtmaz; onu ancak temsil eder, biçimlendirir ve belirli bir söylemsel çerçeve içinde yeniden kurar. Psikanalitik açıdan bu durum önemli bir sonuç doğurur. Eğer özne dile Öteki aracılığıyla giriyorsa, konuşma yalnızca anlam ileten bir araç olarak ele alınamaz. Konuşma aynı zamanda öznenin arzusunu, savunmalarını, özdeşleşmelerini ve bilinçdışı konumunu sahneleyen performatif bir eylemdir. Özne yalnızca ne söylediğiyle değil, nasıl söylediğiyle, nerede duraksadığıyla, hangi kelimeleri seçtiğiyle, hangi tekrarları yaptığıyla ve hangi çelişkileri ürettiğiyle de konuşur. Bu nedenle psikanalistin görevi, söylemi yalnızca semantik bir içerik olarak anlamaya çalışmak değildir. Psikanalist, sözün anlamından çok, sözün özne tarafından nasıl kullanıldığına dikkat eder. Başka bir ifadeyle mesele yalnızca konuşmanın ne anlattığı değil, konuşma aracılığıyla öznenin ne yaptığıdır. Çünkü bilinçdışı, çoğu zaman ifadenin açık anlamında değil; sürçmelerde, tekrar eden formüllerde, kesintilerde, boşluklarda ve gösterenler arasındaki beklenmedik bağlantılarda ortaya çıkar. Bu bakımdan