Ben Hakimim Masum Bey, bir alıntı ekledi.
 15 Şub 14:52 · Kitabı okuyor · Beğendi · 10/10 puan

Çorak bir arazi mi gördün bilki Yahudi geçmiştir.
(Hristiyanlığı bozan yahudi vezir. Mutlaka okumanızı tavsiye ederim.)

Taassub yüzünden hıristiyanları öldüren yahudi
pâdişahın hikâyesi

• Yahudiler arasında, Îsâ düşmanı ve hıristiyanları öldüren zâlim bir hükümdar
vardı.
325 • Halbuki peygamberlik zamanı ve nöbeti Hz. Îsâ'ya gelmişti. Mûsâ devri
geçmişti. Öyle olmakla beraber o Mûsâ'nın, Mûsâ da onun rûhu gibi idi.31
31 "Allah'ın peygamberlerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz." Bakara Sûresi 285.
• O şaşkın pâdişah, Allah yolunda, Îsâ yolunda yürüyen, Hakk dostları olan
Mûsâ ile Îsâ'yı birbirinden ayrı sandı.
338 • O yahudi pâdişahın sapık ve hileci öyle bir veziri vardı ki, hile ile akan
suyu bile düğümlerdi.
• Bu vezir dedi ki: "Hıristiyanlar, canlarını kurtarmak için, dinlerini pâdişahtan
gizlerler.
34
340 • Bu sebeple bu kadar çok hıristiyan öldürme, çünkü, öldürmede fayda
yoktur. Din misk ve öd ağacı değildir ki kokusu çıksın.
• Din, yüzlerce kılıf içinde gizlenmiş bir sırdır. Dışı seninle uyum halindedir.
Sana benzer. Ama içi seninle çekişmede, sana uymamaktadır."
• Pâdişah vezire sordu ki: "O halde ne tedbir alalım? Bir yalan ve hile olan
hıristiyanlığın yayılmasını nasıl önleyelim?
•Ne yapalım ki, dünyada hıristiyanlığı açığa vuran veya gizleyen bir hıristiyan
kalmasın."
• Vezir dedi ki: "Ey pâdişahım, sen bana kızmış, gazap etmiş görünerek emir
ver, kulağımı, elimi kestir. Burnumu, dudağımı yardır.
345 • Ondan sonra beni dar ağacına göndert. Tam o sırada bir şefaatçi senden
suçumun bağışlanmasını niyâz etsin.
• Sen bu işi, dört yol ağzı bir yerde, tellâl çağırılan kalabalık bir pazarda
yaptır.
• Ondan sonra da beni yanından uzaklaştır, uzak bir şehre sür ki ben orada
hıristiyanlar arasına şer ve fitne, karışıklık salayım.
• Ben onlara diyeyim ki: `Ben de hıristiyanım ama, dinimi gizli tutarım'. Ey
sırları bilen Allah'ım, sen benim gönlümü, inancımı biliyorsun.
Pâdişah benim hıristiyan olduğumu anladı. Yahudilik taassubu yüzünden beni
öldürtmek istedi.
350 • Ben de dinimi pâdişahtan gizlemek, onun dininden görünmek istedim.
• Pâdişah, benim sırlarımı anladı. Sözlerim onun yanında kusurlu göründü.
• Dedi ki: Senin sözlerin, içinde iğne bulunan ekmek gibidir. Benim
gönlümden, senin gönlüne pencere var.
• Ben o pencereden senin halini gördüm, onun sözlerine inanmam.
• Eğer Îsâ'nın rûhâniyeti bana yardım etmeseydi, pâdişah yahudilik gayreti ile
beni parça parça ederdi.
355 • Îsâ uğruna canımı, başımı veririm ve bunu canıma yüz binlerce minnet
sayarım.
• Îsâ’dan canımı esirgemem. Fakat Onun dinine dâir iyiden iyiye bilgim
vardır. Hıristiyanlara yararlı olmak için ölmek istemiyorum.
• O pâk dinin, bilgisizler arasında kalıp yok olmasından üzülüyorum,
hayıflanıyorum.
35
• Allah'a ve Îsâ'ya şükür ki, biz bu hak dinin yol göstericisi olmuşuz.
• Belimize hıristiyanlık zünnarını bağladığımızdan beri, yahudilikten
kurtulduk.
360 • Ey insanlar, devir Îsâ'nın devridir. Onun dininin sırlarını candan ve
gönülden dinleyiniz."
• Vezir, bu hileyi, pâdişaha sayıp dökünce pâdişah'ın gönlünden endişeyi
giderdi.
• Pâdişah, vezirin dediği, istediği şeyleri yaptırdı. Halk, vezirin başına gelen
acıklı hallerden, bu gizli ve hileli işlerden dolayı şaşırıp kaldı.
• Veziri, hıristiyanların bulunduğu memlekete sürdü. O da gittiği yerlerde
halkı dine dâvete başladı.
• Yüz binlerce hıristiyan azar azar onun etrafına toplandı.
• Vezir onlara, gizlice, İncil'in, zünnarın ve namazın sırlarını anlatıyordu.
365 • Vezir, görünüşte din vâizliği yapıyordu ama, bâtında, hakîkatte o, kuşu
avlayanların ıslığı ve tuzağı gibi idi.
371 • Hıristiyanlar tamamiyle o vezire gönüllerini verdiler. Esasen câhil
kişileri bir şeye inandırmak zor değildir ki...
• Gönülleri, vezirin sevgisi ile doldu, taştı. Onu Îsâ'nın vekili sandılar.
• Halbuki o vezir, hakîkatte, tek gözlü mel'un Deccal idi. Ey yardımcıların en
güzeli olan Allah, feryadımıza yetiş!
345 . O imansız vezir, âdetâ, badem ezmesi içine, sarımsak saklar gibi hile ile
din nasihatçılığı yapıyordu.
• Hıristiyanlar arasında zevk ve anlayış sahibi olanlar, vezirin tatlı sözleri
arasında bir de acılık duyuyorlardı.
• Vezir çok mânâlı, nükteli sözler söylüyordu, fakat o sözler, içine zehir
karıştırılmış şeker şerbeti gibi idi.
• Sözünün dış yüzünden; "Hakk yolunda gayretli ol, çabuk ol." mânâsı
çıkıyordu. Hakîkatte, çalışıp da ne yapacaksın, tenbellik et, keyfine bak dediği
seziliyordu.
452 .Vezirin sözleri, anlayışlı ve zevk sahibi olmayanların boyunlarına birer
halka olup geçiyordu.
• Vezir, altı sene yahudi pâdişahtan uzak kaldı ve bu müddet içinde Îsâ
ümmetinin âdetâ sığınağı oldu.
36
• Bütün hıristiyanlar dinlerini de, gönüllerini de ona verdiler. Herkes onun
emri ile seve seve ölüme atılıyordu.
455• Pâdişahla vezir arasında haberleşmeler vardı. Pâdişah, gizlice, ona, gönül
alıcı vaadlerde bulunuyordu.
• Vezire; "Ey benim değerli ve makbul vezirim. Vakit geldi, çattı. Artık,
gönlümden bu dert çıksın gitsin" diye mektup yazdı.
• Vezir de ona; "Pâdişahım, ben şu anda, Îsâ dininden olanlara fitneler
fesadlar salmaktayım." diye cevap verdi.
• O devirde Îsâ dininden olanları yöneten on iki emîr vardı.
• Her fırka, bu on iki emîrden birine uymuş, faydalanmak için ona kul köle
kesilmişti.
460. Bu on iki emîr ile onlara uyanlar, o soysuz vezirin tuzağına düşmüşlerdi.
• Onların hepsi de onun sözüne inanıyor, hepsi de, onun gidişine ayak
uyduruyordu.
• Ona öyle inanmışlar, öyle bağlanmışlardı ki, vezir, öl dese emîrlerden her
biri, hemen onun önünde can verirdi.
• Vezir, her emîrin adına ayrı bir tomar hazırladı. Her tomarda bulunan
yazılar, meslek ve mezheb yönünden bambaşka idi. Birbirini tutmuyordu.
• Bu tomarların her birindeki ayrı hükümler, emirler bir başka çeşitti. Her
hüküm, baştan sona, ötekinin hilâfı ve zıddı idi. Her emir, öteki tomardaki emre
aykırı idi.
465. Tomarın birinde riyazet ve açlık yolunu, tevbenin esası, Allah'a dönüşün
şartı saymıştı.
• Diğer tomarda, hak yolunda riyazetin bir yararı yoktur. İnsan ancak
cömertlikle Hakk'ı bulur, demişti.
• Başka birisinde ise, sen aç durmakla veya cömert olmakla, Allah'ına şirk
koşmuş olursun, denilmekte idi.
• Gamlı olduğun zamanda da, esenlik çağında da tam mânâsıyla Allah'a
teslim olmaktan başka her şey hile ve tuzaktı.
• Tomarın birinde denmişti ki: "Kulun yapması gereken şey, hizmet ve
ibâdettir. Yoksa ibâdetsiz bir tevekkül ve teslimiyet fikri suçtur."
37
470 • Allah'ın bize; "Şunu yap, bunu yapma." diye emredişi, biz bunları
yapalım veya yapmayalım maksadı ile değildir. Bize bizim aczimizi, zavallılığımızı
bildirmek için verilmiştir.
• Böylece bu emirlerle, aczimizi, beceriksizliğimizi görelim, bilelim de bu acz
zamanında Hakk'ın kudretini daha çok anlayalım, diye düşünülmüştü.
• Tomarın birinde ise; "Aczini görme, kendine gel, aklını başına al, çünkü
kendini âciz görmek, Allah'ın verdiği ni'meti görmemek, ni'mete kâfir olmaktır.
• Kendi gücünü, kudretini gör, çünkü güç de, kudret de ondandır. Kendindeki
yapma gücünü Allah'ın bir ni'meti bil." denmişti.
• Başka bir tomarda ise; "Bu ikisinden de, yâni kendini her bakımdan âciz
görmekten veya kendinde Hakk'ın kudretini bulmaktan vazgeç. Çünkü tevhid
yolunda, göze görünen her şey bir puttur." denmişti.
475 • Tomarın birinde de, şu görüş mumunu söndürme, çünkü bu görüş, bu
nazar erenler meclisinin mumudur, nûrudur, diye yazılmıştı.
• Dikkat et, kemale ermeden, eğer nazardan, görüşten, hayâlden, istidlâlden
vazgeçer isen, vuslat gecesinin yarısında mumu söndürmüş, karanlıkta kalmış
olursun.
• Bir tomarda da; "Yarattıklarına bakarak, Allah'ı dışta arama, korkma, görüş
ve istidlâl mumunu söndür, söndür ki, karşılığında yüz binlerce mânevî nazar, görüş
bulasın.
• Çünkü dışta yanan görüş mumu söndürülünce, içteki can mumunun nûru
artar. Aşkın acılarına sabreder olduğun için, Leylâ, sana Mecnun olur.
• Kim zâhidliğe kalkışır da dünyayı terk ederse, dünya ona daha çok yaklaşır,
daha çok kendini gösterir." diye yazılmıştı.
480 Tomarın birinde şöyle deniliyordu: "Allah, sana her ne ihsan etti ise, her
ne verdi ise, yaratırken, onu sana sevdirmiştir, tatlılaştırmıştır.
• Sen de onu al, çünkü, Cenâb-ı Hakk, onu sana kolaylaştırmıştır, hoş bir hâle
getirmiştir. Onu tatlılıkla kabul et, kendini zahmete sokma."32
32 Hz. Ömer'den rivâyet edilen bir hadîste "Dinde pek ince eleyip sık dokumadan sakının. Zira, Allah, dinde
kolaylık göstermiştir. Dinin emirlerini takatınız, miktarı ifâ ediniz", buyurmuştur.
• Tomarın birinde ise şöyle yazılmıştı: "Senin olanı, kendine âit olanı terk et,
çünkü senin tabiatının beğendiği şey iyi değildir."
38
• Görmüyor musun? Birbirine aykırı düşen yollar, insanlara kolay görünmüştür
de herkes kendine bir din seçmiştir. O din, o kişiye can kesilmiştir.
• Eğer Allah'ın kolaylaştırdığı yol, doğru bir yol olsaydı, her yahudi, her ateşe
tapan, Allah'tan haberdar olur, Allah'ı tanırdı.
485 • Tomarın birinde de; "Allah'ın kendine varan yolu kolaylaştırması demek,
o yolun rûha gıda, gönle hayat oluşudur.
• İnsanın nefsinin zevk sandığı şeyler, gelip geçicidir. Çorak yere ekilmiş
tohum gibidir. Bitmez, meyve vermez.
• Ondan elde edilecek mahsul pişmanlıktır. Kârı da zarardan başka bir şey
değildir." denilmişti.
490 • Tomarın birinde; "Bir yol gösterici, bir mürşid bul, akıbeti, sonu görme
gücünü, şunun bunun soyundan gelmekte ve bununla övünmekte bulamazsın."
denmişti.
493 .Başka bir tomarda ise; "Aslında mürşid sensin, çünkü mürşidin mürşid
olduğunu, ancak sen bilirsin, sen tanırsın.
494 • Adam ol da, başkalarına tabî olma. Yürü, kendi yolunu kendin seç.
Mürşid bulmak arzusu ile şaşırıp kalma." diye yazılmıştı.
495 • Başka bir tomarda ise; "Aslında bu ayrılıkların, bu çoklukların hepsi de
birdir. Biri, iki gören kişi, şaşı bir zavallıdır." deniyordu.
• Bir diğer tomarda da; "Yüz sayısı nasıl olur da, bir sayılır, böyle düşünen
delidir." denmişti.
• Bu sözlerin her biri diğerine ters düşen, zıt düşen bir sözdür. Şekerle zehir
bir olabilir mi?33
33 Bu beyitte zıtlar âlemine işâret olduğu gibi, Cenâb-ı Hakk'ın Celâl ve Cemâl sıfatlarının tecellîsi de hatıra gelebilir.
• Şekerden de zehirden de vazgeçmedikçe, sen Vahdet Gülzarı'ndan nasıl
koku alabilirsin?
• Îsâ dininin düşmanı olan vezir, on iki tomara, işte bu çeşit yazılar yazmıştı.
• O vezir, Îsâ’daki vahdeti, renk birliğini idrâk edememişti. Ve Îsâ’ nın mânâ
köyündeki huydan da, bir huy edinememişti.34
34 Senâî Hazretlerinin Hadîka'sında şu meâlde bir beyit var: "Yeryüzünde görülen çeşitli renkler, vahdet küpünde tek
bir renge çevrilir."
39
52l • Vezir de pâdişah gibi bilgisizdi, gafildi. Bu yüzden Kadîm olan,
kendisinden kaçmaya imkân bulunmayan Hakk'la pençeleşmeye kalkıştı.
• O, bir anda içinde bulunduğumuz âlem gibi yüzlerce âlemi yoktan var
edecek bir Hakk'la uğraşıyordu.
549 . Vezir kendiliğinden başka bir hileye baş vurdu. Vâ’z ve nasihatı bıraktı,
halvete çekildi.
550 • Halvette kırk, elli gün kadar kalıp, müridlerini ayrılık ateşine yaktı.
. Halk onun insana huzur veren halinden, güzel konuşmalarından, sohbet
zevkinden ayrı düştükleri için deli divâne oldu.
• Müridler diyorlardı ki: "Sensiz, bizim için hidayet nûru yoktur. Sopasını
tutup yol gösteren biri olmayınca körün hali nice olur?
• Allah aşkına, büyüklüğünün başı için, bize ikrâm ve ihsanda bulun, bizi
daha fazla kendinden ayırma.
555 • Biz çocuklar gibiyiz, sen bizim dadımızsın. Terbiye ve irşad gölgeni,
başımızdan eksik etme."
• Vezir dedi ki: "Rûhum dostlarımdan uzak değildir. Fakat halvetten çıkmama
izin yoktur."
• Hıristiyan emîrleri şefaat dilemek, müridler de nefislerini kötülemek,
suçlarını i'tiraf etmek için vezirin yanına geldiler.
• "Ey kerem sahibi!" dediler. "Biz, ne bedbaht kişileriz ki, senden ayrı
düşünce, her şeyimizi kaybettik; gönülden de, dinden de yetim kaldık.
• Sen halvetten çıkmamak için bahaneler buluyorsun, bizimse, dertli
yüreğimiz yanıyor da, soğuk soğuk ah edip duruyoruz.
560 • Biz senin güzel sözlerine alışmışız, hikmet sütünü içmişiz.
• Allah aşkına, bize bu cefada bulunma, lutfet, ihsan et. Bugün yapacağın
iyiliği yarına bırakma."
565 • Vezir dedi ki: "Aklınızı başınıza alınız, ey dedikodu düşkünleri, ey dilin
söylediklerinde, kulağın duyduklarında hikmet ve nasihat arayanlar.35
35 Güzel söz söyleyen, şeyh geçinen, fakat söylediklerini yaşamayan, hal sahibi olamayan kişiler kasdediliyor.
40
•Şehvet duygusunun kulağına pamuk tıkayınız. Yâni, süflî, aşağı duygulara
âit sesleri duyan, şu görünen baş kulağınızı sağır hale getiriniz ki, can kulağınız
açılsın da, Hakk'ın, hakîkatin sesini duyabilesiniz. Gözünüzden de, dünya sevgisi
bağını kaldırıp atınız...
• Aslında şu görünen baş kulağımız, can kulağımızın pamuk tıkacıdır. Bu
sebepledir ki baş kulağımız tıkanmadıkça, can kulağımız sağır olarak kalacaktır.
• Nefsanî duygulardan uzak, âdetâ duygusuz kalın, sağır olun, düşüncesiz bir
hâle geliniz ki Hakk'ın; `Rabbine dön' hitabını işitebilesiniz.36
36 Fecr Sûresi 27-30.
• Sen, uyanık kaldıkça, uyanıklık dedikodusu ile uğraştıkça, uykuda gizlenen
rüyâlardan, rüyâlardaki konuşmalardan nasıl mânâ kokusu alabilirsin? Görünen
âlemin sırlarından nasıl haberdar olabilirsin?"
• Müridlerin hepsi de dediler ki: "Ey bizden kaçmak için bahane arayan
hekîm, bu hileyi, bu cefâyı bize yapma.
585 • Senin sözün, şeytanı susturur, ağzından çıkan kelimeler, kulaklarımızı
akılla doldurur.
588 • Sen olmayınca, gökyüzü bile bize karanlıktır. Ey mânevî ay, sana nisbetle
şu gökyüzü kim olabilir?
• Gökler, görünüşte çok yüksektir. Fakat mânevî yükseklik, yücelik, tertemiz
olan rûhlara mahsustur.
590 . Görünüşteki yükseklik, cisimlere âittir. Cisimler ise mânâya nisbetle
isimlerden ibârettir."
• Vezir, müridlerine dedi ki: "Sözü uzatmayınız, öğüdümü canla ve gönülle
dinleyiniz.
• Bana inanıyor ve güveniyorsanız, ben emîn isem, emîn olan kişi suçlanmaz,
ben yeryüzüne gök desem, bu böyledir, benden şüphe edilmez.
• Eğer ben, kemal sahibi isem, kemali neden inkâr ediyorsunuz? Kemal sahibi
değilsem, bu zahmet, bu azar neden?
• Ben, bu halvetten çıkmayacağım, çünkü ben, burada içime kapanmış, gönül
ahvali ile meşgulüm."
595 • Müridlerin hepsi birden dediler ki: "Ey vezir, biz, senin kemalini inkâr
etmiyoruz. Bizim sözümüz ağyar sözüne benzemez.
• Senden ayrı düştüğümüz için, gözlerimizden yaşlar akmada, canımızın tâ
içinden, ahlar, eyvahlar coşup durmaktadır."
41
643 • Vezir içerden seslendi de dedi ki: "Ey müridler, şunu bilmiş olun ki,
• Hz. Îsâ'dan bana, bütün dostlarından ve yakınlarından ayrıl, tek başına kal...'
diye haber geldi.
645 • Yüzünü duvara çevir, yalnız başına otur. Hatta, kendi varlığından,
benliğinden, benlikten bile uzaklaş, halvet et.
• Bundan sonra, bana konuşmaya izin yoktur. Bundan sonra benim, dedikodu
ile de işim gücüm kalmamıştır.
• Dostlar, Allah'a ısmarladık. Artık ben öldüm. Varımı yoğumu dördüncü kat
göğe taşıdım.
• Böylece istedim ki, dünyanın ateşle dolu derinliklerinde bir odun gibi
zahmetler ve meşakkatler içinde yanmıyayım.
• Bundan sonra dördüncü gökte, Hz. Îsâ'nın yanında oturacağım."
650 • Sonra, vezir, bütün hıristiyan emîrlerini, birer birer çağırdı, her biri ile
ayrı ayrı görüşüp, konuştu.
• Herbirine dedi ki: "İsâ dininde, Hakk'ın vekili benim ve benim halifem de
sensin.
• Öbür emîrlerin hepsi de sana uymak zorundadırlar. Îsâ onların hepsini sana
tâbi' kılmıştır.
• Hangi emîr aksilik yapar, sana uymazsa, onu yakala, ya öldür, yahud esir et.
• Ama, ben sağ oldukça, bu söylediklerimi kimseye söyleme, ben ölmedikçe
de bu reisliğe istekli olma.
655 • Ben hayatta kaldığım müddetçe bu sırları hiç açıklama, pâdişahlık
dâvâsına kalkma, bir çok şehirleri elde etmek sevdasına kapılma.
• İşte şu tomarı al, onda bulunan, Îsâ dininin hükümlerini ümmete açık bir
dille, bir bir oku."
• O emîrlerden her birine, ayrı ayrı olarak; "Hakk dininin senden başka vekili
yoktur." dedi.
• Emîrlerden her birini, birer birer ta'ziz ve takdis etti. Birine söylediklerini
aynen ötekilerine de söyledi.
• Böylece her birine bir tomar verdi. Her tomarda yazılı olanlar, öbürüne
aykırı idi.
560 • "Elif"den "ye" harfine kadar, nasıl harflerin şekilleri birbirine
uymuyorsa, o tomarlardaki yazılar da, birbirine uymuyordu.
42
662 • Bundan sonra vezir, kırk gün daha kapısını kapadı. Sonra da kendini
öldürüp, varlığından kurtulup gitti.
• Halk, onun ölümünü duyunca, mezarının başı bir kıyamet yeri oldu.
• Onun yası ile halk, saçını, sakalını yolarak ve elbisesini yırtarak mezarının
başına öyle bir yığıldı ki...
665 • Arab'dan, Türk'den, Rum'dan, Kürd'den oraya toplananların sayısını
ancak Allah bilirdi.
• Onun mezarının toprağını başlarına saçtılar, onun derdini kendilerine
derman bildiler.
• Kabri başında bir ay oturup mâtem ettiler, gözlerinden kanlı göz yaşları
akıttılar.
• Bir ay geçtikten sonra halk dedi ki: "Ey emirler, vezirin yerine, sizlerden
kim geçecek?
• Onu bilelim, vezirin yerine ona uyalım. Ona candan bağlanalım, elimizi de
eteğimizi de onun eline teslim edelim.
670 • Madem ki güneş battı da o batış bizim gönlümüzü dağladı. Onun yerine
bir çerağ uyandırmaktan başka çare yoktur.
• Sevgili, göz önünden kaybolunca, bize onun yerini tutacak bir armağan
gerekir.
• Gül mevsimi geçip de, gül bahçesi harap olunca, gül kokusunu nereden
koklayabiliriz? Gül suyundan..."
• Emîrlerden biri ileri atıldı. O vefalı insanların yanına gitti. Dedi ki: "İşte o
zâtın vekili, hatta bu zamanda Îsâ’nın halifesi benim...
• İşte şu tomar, ondan sonra benim vekil olacağımın belgesidir, şâhididir."
• Başka bir emîr de pusudan ortaya çıktı. O da vekillik dâvasına girişti.
700 • O da koltuğunun altından bir tomar çıkardı, gösterdi. Derken ikisini de,
bir çıfıt öfkesi sardı.
• Diğer emîrler de, birer birer ortaya çıktılar, keskin kılıçlarını çektiler.
• Her birinin elinde bir kılıç ve bir de tomar vardı. Sarhoş filler gibi birbirine
düştüler.
• Yüzbinlerce hıristiyan öldürüldü. Kesik başlardan, tepeler meydana geldi.
43
• Sağdan soldan kan selleri aktı. Bu savaş yüzünden havaya dağlar gibi tozlar
kalktı.
• Vezirin ektiği fitne tohumları, başlarına âfet kesildi.37

Mesnevi Tercümesi (6 Cilt), Mevlana Celaleddin-i Rumi (Sayfa 33 - Ötüken)Mesnevi Tercümesi (6 Cilt), Mevlana Celaleddin-i Rumi (Sayfa 33 - Ötüken)

KADERE DAİR İKİ RİSÂLE
KADERE DAİR İKİ RİSÂLE (Abdülmelik b. Mervân'ın Hasan el-Basrî'ye Gönderdiği Mektup ve Hasan el-Basrî'nin Abdülmelik b. Mervân'a Gön-derdiği (Cevabî) Mektup). TAKDİM
Yayına hazırlayıp tercüme ettiğimiz bu Risâle, Hasan el-Basrî‟nin baĢta kader meselesi olmak üzere, temelde itikadî/kelâmî görüĢlerini içeren en önemli ve en meĢhûr ese-ridir. Bu risâle Ġslâm dünyasında kader konusunda kaleme alınmıĢ en eski ve en orijinal vesîka olma özelliğine sahiptir. Julian Obermann‟ın deyimiyle, kader üzerine yazılan Mu‟tezile öncesi dönemdeki kaderî oluĢumla çağdaĢ olan bu Risâle, sa-dece Hasan el-Basrî‟nin elinden çıkmıĢ bir çalıĢma olarak kal-mayıp, aynı zamanda ilk dönem Müslüman kelâmına ait bize ulaĢan tek eserdir.1 H. Ritter tarafından “kaderî fırkasının bize kadar gelen yegâne orijinal vesikasıdır” Ģeklinde nitelenen2 bu kadîm Risâlenin bilebildiğimiz kadarıyla dünyada beĢ el yazma nüshası bulunmaktadır:
1- Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi‟ndeki nüsha.3 Bu nüsha, bizim yayına hazırlayıp tercüme ettiğimiz nüshadır ve bilebildiğimiz kadarıyla –bu Ģekliyle- dünyada ilk kez bizim ta-rafımızdan neĢredilmektedir. ġemsuddîn el-Kudsî tarafından H. 882 yılında kaleme alınan, Ahmed ġeyh Zâde tarafından vakfedilen, 238×149 (146×75) mm. ölçülerinde ve toplam ola-rak 13 varaktan oluĢan bu nüsha, hacim olarak daha sonra sözünü edeceğimiz Ġstanbul Köprülü Kütüphanesi‟nde bulu-nan nüshadan daha küçüktür ve onun bir bakıma özeti mahi-yetindedir. Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi‟ndeki nüshayı esas alıp, tahkîk ve tercüme ederek yayına hazırladığımız kadere dair bu Risâle iki mektuptan oluĢmaktadır:
I- Risâle içerisinde yer alan mektuplardan ilki, Emevî ha-lifesi Abdülmelik b. Mervân'a ait. Halife Abdülmelik b. Mervân, bu mektubunda, o güne kadar alıĢık olunmadık tarzda kader üzerine görüĢ beyân eden dönemin tartıĢmasız en meĢhur âli-mi sayılan ve ilmî, fikirleri, yaĢayıĢı, karizmatik kiĢiliği, zühd ve takvâsıyla öne çıkan Hasan el-Basrî'den, zamanlarında yo-ğun bir biçimde tartıĢılan kader konusuna iliĢkin, fikirlerini sormakta ve bu husustaki düĢüncelerini yazılı olarak kendisi-ne iletmesini istemektedir. II- Risâle içerisinde yer alan mektuplardan ikincisi ise, tabiîn döneminin en meĢhur âlimi Hasan el-Basrî (ö. 21/728)'ye ait. Bu mektup, kendi döneminin tartıĢmasız en önde gelen âlimi sayılan Hasan el-Basrî'nin kadere dair Abdülmelik b. Mervân'ın sorularına verdiği cevâbî mesajlarını içermektedir.
Yayına hazırladığımız bu Risâle'nin dünyada tek orijinal el yazma nüshası Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi'de bulun-maktadır.4 Daru‟l-Kutubi‟l-Mısriyye'de bulunan bir diğer nüs-hası ise, Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi'nde bulunan söz ko-nusu bu nüshadan alınmadır ve bu nüshanın bir bakıma kop-yasıdır mahiyetindedir.5
Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi'de bulunan bu Risâle, bildiğimiz kadarıyla orijinal haliyle ilk kez bizim tarafımızdan yayınlanmaktadır. Daha sonra iĢaret edeceğimiz üzere, Mu-hammed Ammarâ tarafından Resâilu'l-Adl ve't-Tevhîd içerisin-de yayınlanan nüsha ise,6 yukarıda sözünü ettiğimiz Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi'ndeki orijinal nüshanın bir nevi kopyası olan Daru‟l-Kutubi‟l-Mısriyye'deki nüsha esas alınarak yayın-lanmıĢtır.7 Bu nüsha, Ammarâ tarafından her ne kadar Ġstan-bul Ayasofya Kütüphanesi'ndeki orijinal el yazma nüsha esas alınarak yayınlanmıĢsa da, bizim metin üzerinde iĢaret ettiği-miz gibi, Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi'ndeki nüshasıyla ara-larında bir takım farklılıklar bulunmaktadır.
2- Ġstanbul Köprülü Kütüphanesi‟ndeki nüsha.8 Bu nüs-ha, hacim olarak Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi‟nde bulunan ve tarafımızdan neĢre hazırlanan nüshadan daha geniĢ, daha büyük ve daha kapsamlıdır.
3- Daru‟l-Kutubi‟l-Mısriyye‟deki nüsha.9 Bu nüsha Ġstan-bul Ayasofya Kütüphanesi‟ndeki nüshadan alınmadır ve onun bir nevi kopyası mahiyetindedir. Muhammed Ammarâ tarafın-dan Resâilu'l-Adl ve't-Tevhîd içerisinde neĢredilmiĢtir.10 Daha önce de iĢaret ettiğimiz gibi, Muhammed Ammarâ tarafından Resâilu'l-Adl ve't-Tevhîd içerisinde neĢredilen nüshada her ne kadar Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi'ndeki orijinal nüshanın bir nevi kopyası olan Dâru'l-Kütubi'l-Mısriyye'deki nüsha esas alınmıĢsa da, bizim metin üzerinde iĢaret ettiğimiz gibi, bu iki nüsha arasında farklılıklar bulunmaktadır.
4- Ġmam el-Hâkim Ebû Sa‟d el-Muhsin b. Kerrâme el-CüĢemî el-Beyhakî (H. 421/494)‟nin Şerhu Uyûni’l-Mesâil adlı eserinde yer alan “Mülahhas Risâle: Muhtasar/Özet Nüsha”. Risâlenin Daru‟l-Kutubi‟l-Mısriyye‟de, 27263 B Numarada ve 72-74 varak arasında bulunan bu muhtasar/özetlenmiĢ el yazma nüshası da Muhammed Ammarâ tarafından Resâilu'l-Adl ve't-Tevhîd içerisinde neĢredilmiĢtir.11
5- Tahran Üniversitesi Kütüphanesi‟ndeki nüsha.12 Bu nüsha Suleiman Ali Mourad tarafından hazırlanan Early Islam Between Myth and History Al-Hasan Al-Basri And The Formation of His Legacy In Calassical Islamic Scholarship adlı eserin sonunda neĢredilmiĢtir.13 Mourad, dipnotlarda diğer nüshalara da atıflarda bulunmuĢtur.
Sözünü ettiğimiz "Kadere Dair Ġki Risâle", Kâdî Abdulcebbâr‟ın Fazlu’l-İ’tizal ve Tabakâtu’l-Mu’tezile‟sinde14 ve Ġbnu‟l-Murtezâ‟nın el-Münye ve’l-Emel adlı eserinde15 kısmen yer almıĢtır.
Hasan el-Basrî‟nin kadere dair bu meĢhur Risâle‟si, H. Ritter tarafından DER ISLAM adlı Almanca dergide yayınlanan makalesin16 sonunda “edition critique”li olarak neĢredilmiĢ-tir.17 Yayınlandıktan sonra dünyada olağanüstü bir ilgiye mazhar olan bu nüshada, Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi'n-deki nüsha ile Ġstanbul Köprülü Kütüphanesi'nde bulunan nüshalar18 esas alınmıĢtır.
Yukarıda da iĢaret ettiğimiz üzere, Risâle ayrıca Mu-hammed Ammarâ tarafından Daru‟l-Kutubi‟l-Mısriyye‟de'ki iki nüsha esas alınarak Resâilu’l-Adl ve’t-Tevhid içinde yayınlan-mıĢtır.19 Muhammed Ammarâ tarafından 1971 yılında Resâilu'l-Adl ve't-Tevhîd adlı eser içinde yayınlanan söz konusu nüsha ile bizim Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi'ndeki nüshayı esas alarak yayına hazırladığımız nüsha arasında eksiklikler ve yer yer de farklılıklar bulunmaktadır. Esasen bizim bu risâleyi Ġstanbul Ayasofya Kütüphanesi'ndeki nüshayı esas alarak yayınlamamızın bir nedeni de bu iki nüshâ arasındaki farklılara iĢaret etmektir.
Ayrıca bu Risâle, Helmut Ritter‟in edition critique‟li metni esas alınarak Lütfi Doğan-YaĢar Kutluay tarafından “Hasan Basrî‟nin Kader Hakkında Halife Abdülmelik b. Mervan‟a Mek-tubu” adıyla tercüme edilerek neĢredilmiĢtir.20 Her ne kadar tercümede esas alınan iki nüsha birbirlerinden farklı olsa da, biz çeviride neĢredilen bu tercümeyi göz önünde bulundurduk.
Lütfi Doğan-YaĢar Kutluay tarafından neĢredilen bu Türkçe metin, Ethem Ruhî Fığlalı‟nın Çağımızda İtikadi İslâm Mezhepleri21 ve Mevlüt Uyanık'ın Sivil İtaatsizlik22 adlı eserle-rinde aynen yer almıĢtır.
KADERE DAİR İKİ RİSÂLE1 (Abdülmelik b. Mervân'ın Hasan el-Basrî'ye Gönderdiği Mektup ve Hasan el-Basrî'nin Abdülmelik b. Mervân'a Gön-derdiği (Cevabî) Mektup)
(1) Bu kıymetli nüshayı, Yüce Sultanımız, büyük hakan, karaların ve denizlerin hâkimi, Harameyni‟Ģ-ġerîfeyn‟in hiz-metkârı Sultan b. Sultan es-Sultanu‟l-Ğâzî Mahmud Hân sahîh ve Ģer‟î bir vakıfla vakfetmiĢtir. Bu nüshayı Harameyni‟Ģ-ġerîfeyn‟in müfettiĢi Ahmed ġeyh Zâde kaleme almıĢtır. Allah, her ikisini de yarlıgasın.2 Abdülmelik b. Mervân‟ın Hasan el-Basrî‟ye Kadere Dair Gönderdiği Mektup (2-a) Rahmân ve Rahîm Olan Allah‟ın Adıyla. Abdülmelik b. Mervân‟ın Hasan b. Ebi‟l-Hasan el-Basrî‟ye (Allah her ikisine de rahmet etsin) mektubu: Mü‟minlerin Emîri Abdülmelik‟ten Hasan b. Ebi‟l-Hasan‟a:
Selâm3 (esenlik) üzerine olsun… Kendisinden baĢka Ġlâh olmayan Allah‟a hamd, O‟nun kulu ve elçisi Muhammed‟e salât-u selâm olsun.
Bundan sonra; (2-b) senden daha önce geçen âlimlerin hiçbirinden duyulmamıĢ bir tarzda kader üstüne görüĢ beyân ettiğin Mü‟minlerin Emîri‟ne ulaĢtı. Biz, kendilerine ulaĢtığımız sahabeden (Allah onlardan razı olsun) hiçbirinin bu konuyu senin izah ettiğin gibi anladığını ve hakkında fikir yürüttüğünü bilmiyoruz. Oysa Mü‟minlerin Emîri, senin iyi halini, dindeki fazileti-ni, ilme karĢı olan anlayıĢ, istek ve titizliğini bilmektedir. Mü‟minlerin Emîri, (kadere dair) senden aktarılan görüĢü beğenmemiĢ (kabul etmemiĢ) bulunmaktadır. Bu nedenle bu konudaki fikrini Mü‟minlerin Emîri‟ne yaz. (3-a) Bu iddianda Rasûlullah (s)‟ın ashâbından birinin görüĢüne mi, kendi fikri-ne mi ya da Kur‟an‟ın doğruladığı bir hükme mi dayanıyorsun? Biz senden önce bu konuda tartıĢan veya fikir yürüten bir kimse (nin olduğunu) iĢitmedik (böyle bir kimseyi tanımıyo-ruz). Bu nedenle Mü‟minlerin Emîri‟ne bu konudaki görüĢünü bildir ve açıkla. Allah‟ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun. Hasan el-Basrî‟nin Abdülmelik b. Mervân‟a Kader‟e Dair Gönderdiği Mektup
Hasan el-Basrî, Allah ona rahmet etsin, Abdülmelik b. Mervân‟a (cevaben Ģöyle bir) mektup yazdı: (3-b) Hasan b. Ebî‟l-Hasan el-Basrî‟den Mü'minlerin Emîri Abdülmelik‟e… Allah‟ın selâmı üzerine olsun ey Mü‟minlerin Emîri! Zâtından baĢka Ġlâh olmayan Allah‟a hamd ederim.
Ġmdi; Yüce Allah, Mü‟minlerin Emîri‟ni salâha erdirsin. Onu Allah‟a itaat ile amel eden, Rasûlü (s)‟ne tâbi olan ve Al-lah‟ın emrettiği Ģeylere uymakta sürat gösteren idarecilerden kılsın. Mü‟minlerin Emîri, Allah onu salâha erdirsin, örnek olan, itimat edilen ve iĢlerinde kendilerine uyulan geçip gitmiĢ birçok iyilik ehli insanların birkaçı arasında yer alır. (4-a) Ey Mü‟minlerin Emîri! Biz, Allah‟ın emriyle amel eden, O‟nun hikmetini gözeten ve Rasûlullah (s)‟ın Sünneti'ne uyan geçmiĢ (selef) âlimlerden birçoğuna ulaĢtık. Onlar gerçeği inkâr etmez, bâtılı hak/gerçek gibi göstermez, Yüce4 Allah‟ın kendi nefsi-ne/Zâtına isnat ettiğinden baĢka Ģeyleri O‟na isnat etmez ve Allah‟ın yaratıklarına karĢı Kitabı‟nda gösterdiği delillerden baĢka bir delil getirmezlerdi. Sözleri Ģüphesiz doğru olan Yüce5 Allah Ģöyle buyuruyor: “Ġnsanları ve cinleri ancak bana ibâdet/kulluk etmeleri için yarattım. Onlardan ne bir rızık, ne de beni beslemelerini istiyorum.”6 (4-b) Yüce Allah, kendisine kulluk etmeleri için yarattığı kullarına ibâdet etmelerini em-retmiĢtir. Allah kullarını bir iĢ için yaratıp, sonra iĢle onlar arasına girmiĢ değildir. Zira Yüce Allah “kullarına karĢı zulme-dici”7 değildir. Daha önce geçen (selef) âlimlerden hiçbiri bu sözü inkâr etmemiĢ ve tartıĢmaya açmamıĢtır. Çünkü onların hepsi bu konuda tek bir fikir etrafında toplanmıĢ bulunuyor-lardı. Onlar, çirkin iĢleri (münker) emretmemiĢlerdir. Yüce8 Al-lah Ģöyle buyuruyor: “De ki: ġüphesiz Allah çirkin iĢler (münker) i emretmez. Siz bilmediğiniz Ģeyleri Allah‟ın üzerine mi atıyorsunuz? De ki: Rabbim adâleti emretti.”9 (5-a) O‟nun nehyi (yasaklayıĢı), hayasızlık (fahĢâ), çirkin iĢler (münker) ve azgınlık (bağy) sayılan Ģeylere yönelikti. “O, düĢünüp tutasınız diye sizlere öğüt veriyor.”10
Allah‟ın Kitabı, her (kalbi) ölmüĢ olan kimse için hayat, her tür karanlık için aydınlık (nûr) ve her tür cehâlet için de bilgi/ilimdir. Yüce Allah, Kur‟an ve Peygamber‟den sonra kul-ların mazeret olarak sunacakları bir hüccet/delil bırakmamıĢ-tır. Nitekim Yüce Allah Ģöyle buyurmuĢtur: “…Ölen açık bir delille ölsün, yaĢayan da açık bir delille yaĢasın. ġüphesiz Al-lah, hakkıyla iĢiten ve hakkıyla bilendir.”11
Ey Mü‟minlerin Emîri! Yüce Allah‟ın,12 “Ġçinizden ileri gitmek ya da geri kalmak isteyen kimseler için (cehennem el-bette bir uyarıcıdır). (5-b) Herkes kazandığına karĢılık bir rehîndir (her nefis kendi kazancına bağlıdır)”13 âyeti üzerinde iyice düĢün. Yüce Allah, insanlara kendisiyle ileri gitmek ve geri kalmak isteyecekleri bir güç vermiĢ; nasıl amellerde bulu-nacaklarını ve neleri haber vereceklerini görmek için de onları imtihana tabi tutmuĢtur. ġayet mesele, yanlıĢ düĢünce sahip-lerinin dedikleri gibi olsaydı, bu durumda insanların ileri gitme ve geri kalma imkânları olmaz; ilerleyenin yaptığı amele karĢı mükâfatlandırılması, geride kalanın da (yapması gerekirken) yapmadığı ameller konusunda kınanması söz konusu olmazdı. Çünkü onlar (yanlıĢ görüĢte olanlar) a göre, ileri gitme ve geri-de kalma gücü kendilerinden değildir. Zira bunlar (kendileri-nin değil) Rablerinin iĢidir. (6-a) Bu durumda (yanlıĢ görüĢte olanların bu iddiası doğru olsaydı, Yüce Allah), “Allah, zâlimleri saptırır”14 ve “…Allah onunla ancak fâsıkları saptırır. Onlar Allah‟a verdikleri sözü, pekiĢtirilmesinden sonra bozan, Allah‟ın korunmasını emrettiği bağları (iman, akrabalık, beĢerî ve ahlâki tüm iliĢkileri) koparan ve yeryüzünde bozgunculuk yapan kimselerdir. ĠĢte onlar ziyana uğrayanların ta kendileri-dir”15 demezdi. Ey Mü‟minlerin Emîri! Yüce Allah‟ın, “Sözü din-leyip de onun en güzeline uyanlar var ya, iĢte onlar Allah‟ın hidâyete erdirdiği kimselerdir. ĠĢte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir”16 buyruğunu anlayarak üzerinde iyice düĢün. Yine Yüce Allah‟ın Ģu sözünü de dinle: (6-b) “Eğer kitap ehli iman etselerdi ve Allah‟a karĢı gelmekten sakınsalardı, mu-hakkak onların kötülüklerini örterdik ve onları Naîm cennetle-rine koyardık. Eğer onlar Tevrat‟ı, Ġncil‟i ve kendilerine indiri-leni (Kur‟an‟ı) gereğince uygulasalardı elbette üstlerinden ve ayaklarının altından bol bol rızık yiyeceklerdi.”17 Yine Yüce Al-lah Ģöyle buyurmuĢtur: “Eğer o ülkelerin halkları iman edip kötülüklerden sakınsalardı, göğün ve yerin bereket kapılarını yüzlerine açardık. Fakat onlar yalanladılar, biz de onları iĢle-dikleri günahlardan dolayı cezaya çarptırdık.”18 Ey Müminlerin Emîri! BilmiĢ ol ki, Allah kullara iĢleri mecbur kılmamıĢtır. (7-a) Fakat Ģöyle yaparsanız size böyle yaparım, böyle yaparsanız size Ģöyle yaparım, diyor ve, “(Ģöyle derler: Ey Rabbimiz! Bunu bizim önümüze kim sürdüyse) cehennemde onun azabını bir kat daha arttır”19 âyetinde buyurduğu gibi, onlara ancak yap-tıkları amellerin karĢılığını verir (yaptıkları amellere göre onları cezalandırır veya mükafatlandırır). Fakat Yüce Allah insanlara yolu göstererek onları saptıranın kim olduğunu, (sapan kimse-lerin ağzından) “yine Ģöyle diyecekler: „Ey Rabbimiz! Biz önder-lerimize ve büyüklerimize itaat ettik de, onlar bizi yoldan sap-tırdılar”20 (Ģeklinde) aktararak bize açıklamıĢtır. Yöneticiler ve büyükler, onlara küfrü öneren ve onlar (doru) yol/hidâyet üze-re iken onları saptıranlardır. Zira Yüce Allah, (7-b) “Biz ona yo-lu gösterdik; (artık o) ya Ģükredici olur ya da nankör”21 bu-yurmuĢtur. (Yani kiĢi) ya bizim ona yol göstermemize ve nimet-ler vermemize Ģükreder, ya da nankörlük eder. (Bu hususta Yüce Allah Ģöyle buyuruyor:) “Her kim Ģükrederse ancak ken-disi için Ģükreder, her kim de nankörlük ederse, Ģüphe yok ki, Rabbim her Ģeyden müstağnîdir, büyük ihsan sahibidir.”22 Yi-ne Yüce Allah Ģöyle buyuruyor: “Böylece Firavun kavmini yan-lıĢ yola sürükledi ve doğru yola götürmedi.”23 Sen de ey Mü‟minlerin Emîri, Allah‟ın dediği gibi, kavmini dalâlete sü-rükleyenin Fir‟avn olduğunu söyle. Bu konuda Allah‟ın sözle-rine muhâlefet etme. Allah‟ın kendisine izâfe edilmesine razı olduğunun dıĢında O‟na bir Ģey izâfe etme. Zira O Ģöyle bu-yurmuĢtur: (8-a) “Bize düĢen yalnızca doğru yolu göstermektir. ġüphesiz âhiret de dünya da bizimdir.”24 Hidâyet Allah‟tan, da-lâlet ise kullardandır.
Ey Mü‟minlerin Emîri, Yüce Allah‟ın Ģu âyet(ler)ini de iyi-ce düĢün! “Ve bizi hep o mücrimler (günahkârlar) dalâlete dü-ĢürmüĢtü (saptırmıĢtı).”25 “Sâmirî onları dalâlete düĢürdü (baĢtan çıkardı).”26 “Çünkü Ģeytan aralarına fesat sokar. ġüp-hesiz Ģeytan, insan için apaçık bir düĢmandır.”27 “Onu size ancak dilerse Allah getirir ve siz onu aciz bırakacak değilsi-niz.”28 Yani siz, baĢınıza geldiğinde Allah‟ın azabından kurtu-lacak değilsiniz ve ondan kendinizi de koruyamazsınız. Size azap geldiğinde, sizin için nasihat etsem/öğüt versem de, (8-b) nasihatimin/öğüdümün size bir faydası olmaz. Nûh (a.s.), kendilerine azap indiğinde ve azabı gördükleri esnada iman etmelerinin kavmine bir yarar sağlamayacağını bilmiĢtir. Yüce Allah, helâk ettiği kavimlerle ilgili Ģöyle bir açıklamada bulun-maktadır: “Fakat Ģiddetli azabımızı gördükleri zaman inanma-ları, kendilerine bir fayda sağlamadı. Allah'ın kulları hakkında eskiden beri yürürlükte olan yasası budur. ĠĢte o zaman kâfir-ler ziyana uğramıĢlardır.”29 Bu Allah‟ın kanunu/yasasıdır. Azap müĢahede edildiği vakit, artık yapılan tövbe kabul edil-mez.
Yüce Allah‟ın, “Eğer Allah sizi saptırmak istiyorsa, (ben size öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda vermez). (Çünkü) O sizin Rabbinizdir (9-a) ve (nihayet) O'na döndürüle-ceksiniz”30 sözünde vârid olan “ğayy”den maksat “azap”tır. Yü-ce Allah‟ın, “Sonra bunların ardından öyle bir nesil geldi ki, namazı terk ettiler, hevâ ve heveslerine uydular; onlar bu taĢ-kınlıklarının karĢılığını mutlaka göreceklerdir. (Cehennemdeki “Gayya” vadisini boylayacaklardır)”31 âyetindeki “ğayy (ı boyla-yacaklardır)” sözü, “elîm/Ģiddetli bir azaba dûçar olacaklardır” anlamındadır. Nitekim Araplar, “Falan kiĢi bugün ğayy‟a atıldı” dediklerinde, bu cümleden emîrin söz konusu kimseyi Ģiddetli bir Ģekilde dövdüğünü32 veya Ģiddetli bir cezaya çarptırdığını kastederler. Yüce Allah‟ın Ģu âyeti üzerinde de münakaĢa etmiĢlerdir: “Allah kimi doğru yola iletmek isterse, onun gönlünü Ġslâmi-yet‟e açar. Kimi de sapıklıkta bırakmak isterse, onun da gön-lünü darlaĢtırır, sıkıĢtırır ve bu adam (9-b) zorla göğe yükseli-yormuĢ gibi olur. Allah, inanmayanları iĢte böyle pislik içinde bırakır.”33 Bu âyeti bilgisizlikleri yüzünden Ģöyle tevil ettiler: “Yüce Allah sâlih amel iĢlemedikleri halde bazı insanların gö-ğüslerini (Ġslâm‟ı kabul etmeye) açmıĢ; bazı insanların da kü-für, fısk ve sapıklıkta olmadıkları halde, göğüslerini darlaĢtır-mıĢ ve sıkıĢtırmıĢtır. Bu kimselerin, (isteseler dahi), Allah'ın kendilerini mükellef kıldığı dinî yükümlülükleri yerine getirme imkânları yoktur. Bunlar ebediyen cehennemde kalacaklardır.” Ey Müminlerin Emîri! Hakikat câhillerin iddia ettikleri gibi de-ğildir. Rabbimiz kullarına karĢı en merhametli, (10-a) en âdil ve en kerîm olduğu için, onlara (kullarına) böyle yapmaz. O, “Allah bir kimseye gücünün yetmeyeceğini yüklemez. Herkesin kazandığı iyilik kendine, iĢlediği fenâlık yine kendinedir”34 bu-yurmuĢken, nasıl kullarına karĢı bunu yapar (gücünün yet-meyeceğini yükler)? O, insanları ve cinleri Kendisi'ne ibâdet etsinler diye yaratmıĢtır. Allah kullarına, kendilerine teklif etti-ği ibâdetlerin birkaç katını yapabilecek kudrette iĢitme, görme ve sezme kabiliyeti vermiĢtir. Ġnsanlardan her kim emrolunduğu Ģeyler hususunda itaat ederse, Allah, emredilen Ģeyleri yapan kimsenin, yaptığı iyiliklerinin karĢılığı olarak bu dünyada göğsünü Ġslâm‟a açar; ona iyi amelleri yapmayı kolay-laĢtırır; (10-b) küfür, fısk ve isyân gibi fiilleri yapmayı da zor-laĢtırır. Büyük olsun küçük olsun, taat bakımından bu merte-beye ulaĢan herhangi bir kimse hakkında Allah‟ın hükmü böy-ledir. Yüce Allah, tövbe ve itaate güç yetirdiği halde, dünyada kendisine emredilen Ģeyleri yapmaktan imtinâ edip küfre de-vam eden kimsenin göğsünü, sanki o kimse göğe yükseliyor-muĢ gibi, daraltır/sıkıĢtırır. Bütün bunlar, onun bu dünyada irtikap ettiği küfür ve sapıklığının cezasıdır. (11-a) Tövbe, Al-lah‟ın emrettiği ve insanları davet ettiği bir iĢtir. Küfür ve fâsıklıkta ileri dereceye varmıĢ olan bir kimse hakkında Al-lah‟ın hükmü yine böyledir. Ey Mü‟minlerin Emîri! Yüce Allah Kitabı‟nda, kullarına rahmet olarak ve onları kabul edilmesini umdukları amellere teĢvik etmek üzere “ferahlık” ve “darlığı (sıkıntıyı/stresi)” zik-retmiĢtir. Yüce Allah hikmeti gereği, yapmayı istedikleri amel-lere yönlendirmek üzere, kullarının göğüslerine ferahlık ver-meyi murad etmiĢtir. Yine hikmeti gereği göğüslere sıkıntı vermeyi de murad etmiĢ, (fakat) bunu onlara açıklamamıĢtır. Bunun sebebi, onların (kendilerine sebepleri açıklanmamıĢ olan hususların açıklanması yönündeki) beklentilerinin önünü kesmek içindir. Yoksa onları Kendi rahmet (11-b) ve fazlın-dan35 ümitsiz olmaları, durumlarını düzelttikleri takdirde ken-di af, mağfiret ve kereminden mahrum etmek için değil. Yüce Allah Kitabı'nda bu hususu beyân ederek Ģöyle buyuruyor: “Allah, rızasını gözetenleri onun (Kitap)la, selâmet yollarına eriĢtirir ve onları izni ile karanlıklardan aydınlığa çıkarır. On-ları doğru yola iletir.”36 Peygamber (s)‟in sahabelerinden olan geçmiĢ/önceki Müslümanlar Allah‟ın kelâmına bağlıydılar; ondan hiçbir Ģeyi inkâr etmezlerdi ve onun hakkında tartıĢmazlardı. Çünkü on-lar bir tek görüĢ üzere ittifak etmiĢlerdi. (12-a) Onunla ne bir gerçeği (hakk) inkâr ederlerdi, ne de bir bâtılı gerçek olarak gösterirlerdi. Allah‟ın kendi nefsine atfetmediği bir vasfı O‟na nispet etmezlerdi. Allah‟ın yaratıkları aleyhine delil olarak gös-terdikleri dıĢında baĢka bir delil göstermezlerdi. (Hasan el-Basrî) Mü‟minlerin Emîri‟ne, insanlar kaderi inkâr ettikleri dönemde, bu hususta (kader üstüne) konuĢtu-ğunu söyledi. Bid‟atçiler (dinde daha önce olmayan yeni görüĢ-ler ileri sürerek dine eklemlemelerde bulunanlar), dinleri hak-kında tartıĢma yaptıklarında, ben onların söyledikleri ve uy-durdukları görüĢlere karĢı aksi yönde Allah‟ın Kitabı‟ndan âyetler zikrettim. (Yine Hasan el-Basrî) Mü‟minlerin Emîri‟nin inkâr etmediği, aksine bildiği ve (12-b) Kitap (Kur‟an) ve Rasûlullah (sa.v.)‟ın Sünnet‟inde bunu tasdîk eden delilleri bil-diği Ģeyleri de zikretti. Dolaysıyla Allah‟ın Kitabı‟ndan sonra bu konuya dair Ģifa verici (doyurucu) deliller Hasan‟ın risâlesinde/mektubunda vardır. Ey Mü‟minlerin Emîri! Yüce Allah hidâyetine hidâyet, ilmine ilim katsın ve onu anlayıp in-celeyesin diye Hasan‟ın risâlesinden bir nüshayı sana gönder-di. Onu anla ve üzerinde iyice düĢün. Hem kendin ve hem de Müslümanlar için aklın ve görüĢünle onunla amel et. Risâle/mektup hakkında herhangi bir Ģüphe yaratma. Çünkü bu risâle/mektup, ondaki Allah‟ın adâletini kabul edip akleden ve üzerinde iyice düĢünenler için gayet açıktır.
37Bil ki, Hz. Peygamber (s)‟in sahabelerinden ve geç-miĢ/selef âlimlerinden (13-a) bilgi elde edenler arasında Hasan kadar Allah‟ı bilip tanıyan, O‟nun dinini anlayıp algılayan ve Kitabı‟nı okuyup tefekkür eden kimse yoktur (kalmamıĢtır). Bununla birlikte Hasan, düzgün bir hale sahiptir. Dinde güve-nilir, emîn ve Müslümanların dertleriyle dertlenen biridir. Hem âhirette ve hem de dünyada sevabını Yüce Allah‟tan bekleyece-ğin bir biçimde ona ikramda bulun.
Bu mektubun (Risâle'nin) sonudur. Yüceler yücesi olan Allah‟tan daha büyük ve güç sahibi bulunan hiç kimse yoktur. Allah‟ın dilediği olur, dilemediği ise olmaz. O‟ndan mağfiret di-liyorum. O‟nun hoĢuna gitmeyen her tür söz ve amelden tövbe ediyorum. (13-b) Âlemlerin Rabbi olan Allah‟a hamd olsun. O‟nun salat ve selamı Efendimiz Hz. Muhammed (s), tertemiz ailesi ve ashabının üzerine olsun.38(Bu risâle), Yüce Rabb‟in mağfiretini dileyen fakîr kulu ġemsuddîn el-Kudsî tarafından, Rebîulâhir H. 882 senesinde yazılmıĢtır

Kadim nasihat;
+Allah'ı biliyor musun ?
-evet.
+başkasını bilmesen de olur.

+Allah seni biliyor mu ?
-evet.
+başkaları bilmese de olur...

ilker Görkem, Elia İle Yolculuk'u inceledi.
31 Ağu 2017 · Kitabı okudu · 3 günde · 9/10 puan

Yine birçok şey öğrendiğim, son sayfasını kapattıktan sonra hemen bir dizi araştırmaya gireceğim ve bu sayede bilmediğim başka eserlere, filmlere ve yazarların dünyasına sürükleneceğim bir Zülfü Livaneli kitabı...
Elia Kazan ile dostluğunu daha önceki kitaplarından biliyordum. Bu kitabı okurken bu adamı yine kıskandım. Yaşar Kemal'le canciğer, Elia Kazan'la kadim dost, Arthur Miller ile fikir alışverişi yapmış, Gorbaçov ondan nasihat alıyor... Ne muhteşem değil mi? Fakat Ömer Zülfü Livaneli'nin bu seviyelerde bir dünya insanı olmasının en büyük sebebi çocuk yaşlardan beri durmadan ama durmadan okuması...
Örnek aldığım, okurluğunu yazarlığını, ve entelektüelliğini kıskandığım yazardır Ömer Zülfü Livaneli...

Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
04 Mar 2016 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Yükseliş Önderi Bir Aydın: Snelman


Daha Çar I. Alexandr’in sağlığında Fin kültürünü yükseltmek isteyenlerin
başına Snelman adında biri geçmişti. Bu nedenle bu kişinin hayatı ve
çalışmaları hakkında biraz bilgi vermekte yarar var:
Johan Wilhelm Snelman, 12 Mayıs 1806’da, Stockholm’da dünyaya gelmiş
ve 4 Temmuz 1881’de Danskarby’de vefat etmiştir.
Snelman, dönemin büyük bir bilim adamı, derin bir filozofu ve
ünlü bir siyasetçisiydi. Ancak Snelman’ın en büyük ünü, Fin kültürünü
yaratan halk öğretmeni olmasındadır.

Snelman ve arkadaşları, halk öğretmenleri sıfatıyla sürekli hizmet
ederek bin bir bataklıklar ülkesini, beyaz zambaklar ülkesine dönüştürmeyi
başarmışlardır. Bu büyük Finlandiyalı bilge, bütün hayatı boyunca şu
gerçeği yurttaşlarının zihnine yerleştirmeye çalışmıştır:
“Finlandiya her zaman Rusya ve İsveç tarafından işgal edilme tehlikesiyle karşı
karşıyadır. Güçlü ve emperyalist komşularına karşı direnebilmesi için
kültür ve uygarlık yönünden onlardan yüksek olması gerekmektedir."

Snelman, Sayma adında yayınladığı gazetesinde, ülke insanına
sürekli şu düşünceleri iletmiştir:
“Ne zaman bizim küçük milletimiz, büyük komşularından daha yüksek bir
uygarlığa sahip olursa, ancak o zaman tehlike savuşturulmuş olur!..”

Finler uzun yıllar millî kültürlerinin gelişmesi ve ilerlemesi için çalışmışlar
ve bugün birçok Avrupa ülkesinden daha yüksek bir uygarlık derecesine
ulaşmışlardır. Artık büyük ve küçük komşularının saldırısıyla, özgürlük ve
bağımsızlıklarını kaybetme tehlikesinden kurtulmuşlardır.

Snelman, yeni yetişen Fin aydınlarının en güzel örneğidir.
O bir avuç genç öğretmen, din adamı, avukat ve memurla birlikte halkın
eğitilmesi ve eğitimin yaygınlaşması amacıyla adeta bir seferberlik ilan etmiştir.
İşte bu bir avuç insan, aydınlara şöyle sesleniyorlardı:
-Aydın olmak demek, modaya uygun elbise, şapka giymek ve kolalı gömlek
giyinmek demek değildir. Aydın kesim, halkın beyni konumundadır. Halkımız
sizi iyi bir eğitim aldıktan sonra yüksek bir gelir elde edesiniz, geceleri
eğle-nesiniz diye sizi o konuma getirmemiştir. Böyle olanlar gerçek
aydın olamazlar. Onlar yozlaşmışlardır.

Eğitim almış olanların tümü millî düşünceyi geliştirmeye, millî ruhu
uyandırmaya, millî iradeyi güçlendirmeye mecburdurlar.
Köylülere, işçilere, halkın alt kesimlerine nasıl daha iyi bir konuma
yükselebileceklerini öğretiniz!.. Halkımıza var olmanın değerini
bilmeyi ve korumayı öğretiniz. Çorak topraklarımızda her köylünün, her
işçinin daha insanca, daha sağlıklı, daha mutlu, daha akılcı bir hayat
yaşayabileceklerini anlatınız!..
Halkımıza nasıl çalışmaları gerektiğini öğretiniz!..
Az maliyetli sağlıklı konutları nasıl yapabileceklerini gösteriniz!..
Kendilerinin ve çocuklarının sağlıklarını nasıl koruyabileceklerini öğretiniz!..
Mutlu bir aile hayatının nasıl kurulabileceğini, kadının erkeğe, erkeğin
kadına nasıl davranacağını ve çocuklarının nasıl terbiye edileceğini anlatınız!..
Halkımızı, her işi zamanında yapmaya, disiplinli ve düzenli çalışmaya alıştırınız!..
Kendisinin ve başkalarının hukukunu gözetmesini öğretiniz!..
Bütün bunlarda halka bizzat kendiniz örnek olunuz!..

Kendi aranızda ve halk ile ilişkilerinizde yol gösterici olunuz!
Bütün Suomi’yi büyük bir aile kabul ediniz.
Bütün ülkeye de o gözle bakınız.
Unutmayınız ki, en yoksul kömürcü,kantarcı, hizmetçi ve dul kadın, bütün bir
Fin milleti, sizin kardeşleriniz,hemşehrileriniz ve yurttaşlarınızdır.
Bunları eğitmek ve uygarlıkta daha kadim olan milletlerin arasına sokmak
sizin görevinizdir.

Unutmayınız ki, halkın cehaleti, kabalığı, alkol düşkünlüğü, hastalıklı
oluşu, sefaleti, kötü ahlâklı oluşu, bütün bunların hepsi sizin kendi utancınız ve
suçunuzdur. İşte bir avuç Fin öğretmeni, avukatı, memuru ve doktoru, aydınlara
böyle sesleniyorlar ve bu yönde yazılar yazıyorlardı.
Bunlar arasında çalışmaları ve coşkusuyla Snelman daha çok öne çıkıyordu.
Kışın sky denilen kayakla, ilkbahar ve yazın ise kayıkla, kimi zaman da yaya
olarak Finlandiya’yı bir uçtan bir uca dolaşarak halkı aydınlatmaya çalışıyordu.

Ormanlarda ve taş ocaklarında çalışan genç veya ihtiyar zeki insanlarla
karşılaşınca onlarla sohbet ediyor, kitaplar veriyor, adreslerini alıyor ve onlarla mutlaka mektuplaşıyordu. Snelman her gittiği karanlık köşede
birkaç sorunu çözmekten geri kalmıyordu. Ülkenin içinde bulunduğu
gerçeği zihinlere nakşetmeye çalışıyordu:
-Bütün ülkeyi sulamak için birkaç dere yeterli gelmez. En ücra yerler bile,
göl, pınar veya dere gibi su kaynağına muhtaçtır. Milletin manevi susuzluğu da
buna benzer, her yerde milletin kana kana içebileceği taze pınarlar bulunmalıdır.

Snelman, gittiği her yerde rastladığı zeki insanları uyandırıyor, zihinlerini
açıyor ve onlarla yazışıyordu. Yazılan mektuplar sonradan başka insanlara
ulaştırılıyordu. Snelman yazdığı mektuplarda kimini kınıyor, kimineyse
nasihat ederek yeni görevler veriyordu. Bir yere gittiği zaman çevresine eğitim
gönüllülerini topluyor ve onlarla sohbet ediyordu.
-Bakınız, kenevirden nasıl ip ve halat örülüyor?
İnce ham kenevir liflerini alıp ince ip halinde büküyorlar, sonra iplerin
bir kısmını beraber büküp kalın ip örüyorlar. Yine bu iplerden birkaçını
bükerek de halat yapıyorlar.
Bizim işimiz de tıpkı böyle.

Aydınların dağınık güçlerini bir araya toplayarak, iki milyonluk halkımızı
büyük bir güç hâline getirmeliyiz. Snelman, yaz tatilinde çevredeki
öğretmenleri bir merkezde toplayarak iki-üç haftalık kurslar düzenliyordu.
Ancak ilk dönemler ilgi görmemişti. Kurslara yüzün üzerinde öğretmen
katılıyordu. Ülkenin ücra köşelerinde bütün kış
hizmet ederek yorgun düşen öğretmenlerin çoğu aslında
mesleklerinden memnun değillerdi. Kurslara isteksizce katılıyorlardı.
Hatta bazıları “Bu kurslar da nereden çıktı başımıza?
Öğretmenleri eğitmeye kalkışmak da neyin nesi?” diyerek sitem ediyorlardı.
Snelman bunların hepsini duyuyor ama kızmıyordu.
O, insanlara bir doktor gibi bakıyordu. “Hastaları tedavi etmek gerekir.”
diyerek işinin inceliğini ortaya koyuyordu. Kurslarda şöyle sesleniyordu
yılgın öğretmenlere:

-Aziz kardeşler! Görevinizin ne kadar ağır ve yorucu olduğunu
biliyorum. Ücra köşelerde ne zorluklarla çalıştığınızı ve çabalarınızın halk
tarafından gerektiği şekilde değerlendirilmediğini de biliyorum.
Ekonomik durumunuzun hiç iyi olmadığını da biliyorum. Ama ne
yapalım? Asla unutmayınız ki, biz milleti uyandırmak için çıktığımız yolun henüz
başındayız. Bizler yeni eğitim ordusunun öncüleriyiz. Cehaletle mücadele ederken
tüm zorluklara göğüs germek zorundayız.

İlk zamanlar belki bizi anlamayacaklardır. Fedakârlıklar yapmalıyız.
Belki içimizden kurbanlar vereceğiz. Bu zorunludur, kaçınılması imkânsızdır.
Ben sizleri fedakârlığa davet ediyorum. Yalnızca kendini feda etmeye
hazır olanları çağırıyorum. Afedersiniz, açıkça söylemek istiyorum!
Her meslekte olduğu gibi öğretmenler arasında da mesleklerine
yabancı kimseler vardır. Bunlar meslekte çırak bile değildirler.
Bunlar öğretmenlik görevini hor gören mesai düşkünleridir.
Böylelerine dostça öneride bulunuyorum. Mesleklerini terk etsinler.
Kendilerine daha başka iş arasınlar!..
Gitsinler, tüccar olsunlar... Resmi kurumlarda memur olsunlar...
Gitsinler ki, daha canlı daha yüce ruhlu insanların bulunması gereken
kutsal görevlere layık olanlar gelsin!..

İşte, benim ricam üzerine, ülkemizin en büyük bilginleri sizlere beşer, altışar
konferans vermeyi kabul ettiler. Onların anlatacaklarından yararlanınız.
Bu kurslardan okullarınıza döndüğünüz zaman, sizler de öğrencilerinize
öğrenme arzusunu aşılayınız!..

İlkokul öğretmenlerinin çoğu Snelman’ın sözlerinden etkilenerek
çevresinde kenetlendiler, cehalete karşı mücadelede onun yardımcısı oldular. Bu
öğretmenlerin çoğu bilgilerini artırmak için yoğun bir öğrenme sürecine atıldılar
ve üstadlarının gösterdiği yolda yürümeye başladılar.

Bunlardan her biri, bir süre sonra ülkede büyük bir kültür ve uygarlık
kaynağı oluverdi. Kısa bir zaman sonra ülkenin dört bir yanında önce beşer
onar, sonraları ise yüzlerce büyük-küçük Snelmanlar türedi.
Fakat Snelman sevgili Suomi’nin uyandırılmasını sadece öğretmenlerden
bekleyemezdi. Nerede memurların, doktorların, tüccarların toplandıklarını
haber alsa, oraya koşuyor ve onlara ateşli konuşmalar yapıyordu:

-Halkımızı unutmayınız!.. Sizler hepiniz, bu halkın arasından yetiştiniz.
Oysa şimdi ne yapıyorsunuz!? Bilgisiz kardeşlerimizden kaçıyor musunuz?
Yoksa halkımızın daha iyi bir konuma yükselmesi için çözümler mi düşünüyorsunuz? Halkımızı uyandırmak ve kültürel düzeyini yükseltmek için neler yapıyorsunuz?

Beyaz Zambaklar Ülkesi, Grigory PetrovBeyaz Zambaklar Ülkesi, Grigory Petrov