İnsanın kalbi de, zihni de tıpkı bir ayna gibidir; neye bakarsa onun suretini alır, nereye yönelirse oranın boyasıyla boyanır. Bizler yönümüzü seçtiğimizi zannederiz ama aslında seçtiğimiz o yön, bir süre sonra gelir bizi inşa eder. Güneşe dönen adamın yüzü aydınlanır, gölgeye sığınan adamın payına karanlık düşer. Dağınık, uçucu, fani şeylere dönenlerin ruhu parça parça olurken; tek bir merkeze, sabite, hakikate kilitlenenlerin şahsiyeti sarsılmaz bir kale gibi bütünlenir. İnsanın kalbi, pusulası kırık bir gemi gibi her rüzgarda yön değiştirmemeli. Yüzümüzü diktiğimiz yer öyle baki, öyle asil olmalı ki, rengimiz de solmasın, değerimiz de eksilmesin.
1000Kitap
“..ne yazık! hep hazırlıksız yakalandım. sanki değersizlik hissinden ve unutulmaktan korunmak için kendimi içine hapsettiğim, her tuğlasını büyük bir özenle koyup yükselttiğim bir kale vardı. ne zamanki içeriye bir hüzme girmeyecek kadar karardı etraf, ne zamanki ben ‘nihayet güvendeyim.’ deyip o kalenin duvarına yaslandım, her bir tuğlası yıkıldı başımdan aşağı. demek tedbir alamayacağımız şeyler varmış hayatta. demek bir his senin peşine düştüyse, yakalamadan bırakmazmış.”
Alıntı
Reklam
Sabah Cennet'i!
Genliğimi su gibi içmeliyim, Enerjimi katık etmeliyim, Her doğan sabah benim bir başlangıç, Yeni bir umut cenneti! Farkındayım biliyorum beynim, Rahat ol ruhum, Kale gib geçilmez sevgim, Geçilmez benliğim var. Gökyüzü benim için döner, Yıldızlar benim için parlar, Işık benim için aydınlık olur, Rüzgar benim için serinlik yapar. Sabah cenneti... Faruk.
Şiir
Merhametin olmadığı bir dünyada, gökyüzü ne kadar geniş olursa olsun ruhumuz daralmaya mahkumdur. Bir kuşun kanat çırpışındaki zerafeti görmeyen, bir köpeğin bakışındaki sızıyı hissetmeyen, bir insanın sessiz feryadını duymayan her kalp, aslında kendi kıyametini hazırlar. Cani ruhların hoyratlığına, kötülüğün sıradanlaşmasına karşı durabilecek tek kale merhamettir. Oysa biz, merhameti bir zayıflık, nezaketi bir kusur gibi görmeye başladığımızdan beri birbirimizden ve hayattan soğuduk. Oysa gerçek güç ezmekte değil; eğilip yerden kaldırmaktadır. Bir canlının yarasına merhem olmak, aslında kendi insanlığımızı iyileştirmektir.
Irkçıyım demeyin!
1944 davası gibi Türkçü Turancılık yeniden lanetlenebilir. Çünkü küllerinden doğan bir akıma dönüştü. Peki nedir bu 1944 davası? 1944 Irkçılık-Turancılık Davası, bu toprakların gördüğü en büyük haysiyet, sadakat ve aynı zamanda en büyük ihanet kırılmalarından biridir. Türk tarihinin sayfalarına kapkara bir leke gibi kazınan, ama o lekenin içinden birer çelik gibi parlayarak çıkan Türk milliyetçilerinin destanıdır. ​Gelin, hafızamızı bir tazeleyelim de o günlerde ne dolaplar dönmüş, kimler kimlerin arkasına saklanmış bir kez daha görelim. ​Yıl 1944. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına yaklaşıyoruz. Dünyadaki dengeler değişiyor, Sovyet Rusya ayısı pençelerini bileyliyor. Dönemin Ankara hükümeti ise arkasını sağlama almak, "Bakın biz faşist değiliz, komünist hiç değiliz, ortadayız" mesajı vermek için bir kurban arayışına giriyor. İşte tam o sırada, ömrünü Türk ülküsüne adamış, tavizsiz, bükülmez bir kale çıkıyor karşılarına: Hüseyin Nihal Atsız. Başbuğ ​Atsız Ata, dönemin Başvekili Şükrü Saraçoğlu’na yazdığı o meşhur açık mektuplarla (yorumlarda mektupların genel yapısını yazdım, dileyen okuyabilir.) devletin kalbine sızan lanet sapkın komünist yapılanmaları, millî eğitimdeki çürümeyi bir bir deşifre ediyor. Vatan hainlerinin isimlerini bir bir yüzlerine çarpıyor. ​Peki devlet ne yapıyor? Teşekkürü geçtim, hakikati söyleyen her Türk aydınına yapıldığı gibi Atsız’ın üzerine çullanıyorlar! Sabahattin Ali gibi isimleri maşa olarak kullanıp Atsız’ı mahkemeye veriyorlar! ​3 Mayıs 1944’te Ankara’daki duruşma günü, o güne kadar susturulduğunu sandıkları Türk gençliği bir çığ gibi Ankara sokaklarına dökülüyor. (Benzeri yaşanacak, biliyorum. Tarih tekerrürden ibarettir ve biz tekrar bunları yaşayacağız) Binlerce Bozkurt, "Kahrolsun komünistler!" diye bağırarak Atsız’ın
1000Kitap

umay • İTC

@otuken_okuru
·
Bunu alıntılayıp ırkçılık üzerinde konuşacağım. Diyemiyoruz.
Gerçek düşüncelerimizi belki bu vakte kadar sakladık. Ancak şu anda tutukluyuz. Esir alındık. Artık tüm gücümüzle aktif olma yaktidir.
Alıntı
TÜRKÇE KONUŞ, ÇOK KONUŞ!
Selam selam selam! Bugünkü konumuz: Türkçe ve asil, matematiksel dilimize yapılan İSTİLA Bir dilin yabancı dillerle etkileşime girmesi ile o dilin yabancı sözcüklerin istilasına uğrayarak yozlaşması/tembelleşmesi tamamen farklı olgulardır! Bugün sözlüğümüzde yer alan Arapça kökenli sözcükler, yüzyıllar boyunca süren din, coşku, edebiyat, hukuk ve ortak yaşam ilişkileri neticesinde Türkçenin kendi potasında erittiği, eklerimizi getirerek Türkçeleştirdiği tarihsel bir sürecin doğal sonucu ben bunu da çok kabul etmeyip özellikle öz Türkçe konuşmaya çalışıyorum ama biri Türkçe kökenli "sözcük" demek arapça kökenli "kelime" diyince de karşı çıkmam. Ben yabancı sözcüklerin İSTİLASINA karşı çıkıyorum Türkçeleşen sözcüklere değil. Bu Türkçeleşme bir zenginleşme olarak yorumlanır. Tehlike büyük! Tehlike, Türkçe'de tam karşılığı olduğu halde tembellikten, özentilikten veya küresel popüler kültürün esiri olmaktan kaynaklanan İngilizce/Batı kökenli sözcüklerin kuralsızca dile boca edilmesi! Ben buna tepki koyarım. Love yerine aşk demelisin tabii ki. Pesimist yerine karamsar demelisin tabii ki. Kendi hayatımızda her sözcüğün "saf Türkçe" olmaması, dilin bugünkü yozlaşmasına göz yumacağımız anlamına gelmez; aksine, geçmişte yapılan zorunlu ödünçlemelerin üzerine bugün yenilerini eklemeyerek dili koruma sorumluluğu yükler. Vatanı korumak sadece sınır nöbeti tutmakla mı oluyordu? Apoyla mücadele sadece silahla mı? Sizin mücadeleniz bu kadar küçük mü? O sınırların içindeki milleti millet yapan en büyük kale olan dili, yani kimliği korumakla başlar mücadele, çünkü dilini kaybeden bir milletin üzerinde kenetleneceği bir vatan bilinci zaten kalmaz. Dilini kaybeden milletler benliğini kaybeder! Eğer diliniz sömürgeciler tarafından şekillenirse zihniniz de öyle
1000Kitap
Reklam
Reklam