Öncelikle şunu söylemeliyim ki herkesin ölüp bittiği kadar etkileyici bulmadım bu kitabı. Son 30 sayfaya kadar durağan ilerleyen, hatta ilerlemeyen bir olay örgüsü var. Sürekli aynı olay çerçevesinde dönüp dolaşıp aynı noktaya geliniyor. Herkes yıllardır olması muhtemel bir savaşı artık tek beklentileri buymuş gibi bekliyor. En ufak bir hareket bir umut oluyor ancak yine başlanan noktaya dönülüyor.
Herkesten izole bir hayat yaşanan Bastiani Kalesi'nde hayat tam olarak yukarıda bahsettiğim gibi geçip gidiyor. Karakterimiz Drogo yalnızlığı ile dikkat çekiyor roman boyunca. Koca dünyada kendine yer bulamamış da bu kale onun sığındığı bir yer olmuş gibi. Sığındığı diyorum ama aslında oraya da ait gibi değil. Zaten gidecek bir yeri, bekleyen bir çevresi olmayan birinin mecburiyeti gibi hissettirdi bana. Zamanla artık hayattan tek beklentisi, Tatar'ların bir an önce saldırması oluyor. Koca bir ömür bu umuda tutunarak gelip geçiyor adeta. Oradan gitmek, şehirde yeni bir göreve başlamak uzak bir hayal olarak kalıyor. Orada onu bağlayan, orada olması gerektiren bir sebep var gibi hissediyor.
Roman ilerledikçe genç bir asker olarak geldiği kalede artık yaşlı bir adam olarak varlığını sürdürmektedir. Peki hep o beklediği savaş gerçekleşti mi? Saldırı oldu mu? Bu saldırının kahramanı olabildi mi? Bu soruların cevabını yazar son 30 sayfaya sığdırmış. Ama okuyucu zaten kitabın sonunu bence az çok tahmin edecektir.
Beni çok etkileyen bir okuma olmadı. Herkesin mutlaka okumalısın dediği kadar etkileyici bir kitap değildi. Varoluşsal sancılar, yaşamı sorgulama, beklenti, umut etme, hayal kırıklığı gibi temalar ilginizi çekiyorsa emin olun bu kitaptan daha iyi yansıtan kitaplar var. Yine de ortalama bir kitaptı. Okunabilir.
Be-ğen-me-dim. Kitabın bir yerinde "Müzeye gelip kapının önünde foto çektiler. Sonra da gittiler." diyor. Hem Türkçe hem de gezi anlayışı sıfır. Kitap da çok ayrıntılı. Hiçbir kısım aklımda kalmadı.
Edebî açıdan özellikle başları öyle zayıf geldi ki eserden ne anlayacağımı şaşırdığım anlar oldu ancak devamında anladım ki eserin amacı edebî keyif vermekten ziyade dönemin menfaat peşinde siyasî fikri değişen namussuzlarını okura tanıtmakmış. Abdülhamit'in Selanik civarını kurşun atmadan verdiğini daha önce de duymuştum, eserde verilen bilgilerden biri de budur. Eserde Divanı Lügatit Türk'ü bulan Ali Emiri Efendi hakkında bilgili ve namuslu bir memur olup kitap topladığından bahsedilir. Eser aslında günümüzde de devam eden çarpık ilişkiler, yapmacık saygı ve kendine işleyen bürokrasinin bir eleştirisidir. İttihat ve Terakkiyi ince ince eleştirirken aynısını Hürriyet ve İtilaf'a da yapar. Eser içerisinde bir partili "Manda istemek vatansızlıktır." der ve parti bu sözleri üzerine adamı partiden atar çünkü böyle namuslu insanlarla parti "simasını" kaybedecektir. Anadolu'nun doğusu ve güneydoğusundan "Kürdistan" diye söz edilir. Denilene göre meme hizasını geçmeyen sakalla orada devlet adamlığı yapmak imkânsızdır. Hikâye boyunca (bence bilinçli bir şekilde de abartılmıştır) o cenahtan bu cenaha savrulan, siyaseti şahsi menfaat için kullananların karıları da kocaları gibi güç dengesi kimdeyse onunla yatıp kalkarlar.
Eser, annesi hasta olan genç Adnan'ın 93 harbindeki acıyla ilgili yazmaya başladığı romanın girişiyle başlar. Savaşta bizimkiler ezkaza Sohum Kalesi diye ironik isimli bir kale alır ve bunun üzerine Abdülhamit kendini gazi ilan ettirir ama Ruslar Ardahan'ı bu sırada alıp Tuna'yı geçer.
Adnan'ın babası şehit bir Miralay (Albay)dır ve ailesiyle İstanbul'da bir yalıya sığınmışlardır. Annesi veremdir. Adnan hem parasız hem de çalışmakta hiç gözü olmayan, eli kalem tutan ancak çok da ileri olmayan özenti bir tiptir. Annesi sefil ve aç bir halde yaşarken bu karı
Üç İstanbulMithat Cemal Kuntay · Sander yayınları · 19833,372 okunma
Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in "Dil ve Edebiyat" adlı eseri, benim için sadece bir fikir adamının teorik yazılarından ibaret değil; kelimelerin bir milletin ruhunu nasıl inşa ettiğini ya da nasıl yıkabileceğini gösteren muazzam bir manifesto. Kitabı her okuduğumda, Üstad’ın o ödün vermeyen, keskin ve tavizsiz üslubuyla bir kez daha sarsılıyorum.
Bana göre bu eserin en çarpıcı yönlerini ve bendeki karşılığını birkaç temel başlıkta özetlemem gerekirse:
1. "Dil" Kavramına Yaklaşımı: Bir Kimlik Meselesi
Necip Fazıl, dili sadece bir iletişim aracı olarak görmüyor; onu bir milletin "namusu", hafızası ve varoluş kalesi olarak konumlandırıyor. Kitapta, cumhuriyet sonrasındaki radikal dil tasfiyelerine, uydurmacılığa ve lisanın ruhsuzlaştırılmasına karşı açtığı savaşın izlerini görüyorsunuz. Üstad'a göre dili kurutmak, o dilin taşıdığı bin yıllık medeniyet tasavvurunu ve İslamî ruhu yok etmektir. Bu bakış açısı, bugün kullandığımız kelimelere çok daha seçici ve hürmetkâr yaklaşmamı sağladı.
2. "Edebiyat" ve Sanatın Ulvi Gayesi
Kitap boyunca Üstad, "Sanat sanat içindir" veya "Sanat toplum içindir" gibi sığ kalıpları yıkarak kendi mutlak ölçüsünü koyuyor: "Sanat, Allah'ı arama sanatıdır." Edebiyatı gelgeç bir heves veya entelektüel bir oyun olarak görenlere şiddetle karşı çıkıyor. Onun gözünde edebiyatçı, cemiyetin sancısını ruhunda duyan ve fildişi kulesinden inip aksiyon alan bir "kılavuz" olmalıdır. Yazarken ya da okurken, sanatta bir "gaye" arama bilincini bana en net aşılayan metinlerden biri bu oldu.
3. Kelimelerin Hassasiyeti ve "Kuyumcu" Titizliği
Üstad’ın nesirdeki dehası bu kitapta zirve yapıyor. Kendisi dili bir heykeltıraş gibi yontuyor, kelimeleri bir kuyumcu titizliğiyle seçiyor. "Dil ve Edebiyat"ı okurken Türkçenin ne kadar asil, derin ve esnek bir enstrüman
Stefan Zweig, Bir Kalbin Çöküşü’nde bizi edebiyat dünyasının en kırgın, en yalnız babalarından biri olan Salomon Jakobsohn ile tanıştırıyor. Dışarıdan bakıldığında sert ve mesafeli görünen ama ömrünü, sağlığını, tüm varlığını ailesinin refahına adamış bir adam Salomon. Ancak bir tatil gecesi, kızıyla ilgili şahit olduğu o ani kırılma anı, uğruna yaşadığı tüm değerleri bir anda yerle bir ediyor. Zweig’ın o muazzam psikolojik ustalığı da tam burada devreye giriyor; bizi olayın kendisinden ziyade, yaşlı bir babanın iç dünyasında kopan o devasa depreme ortak ediyor.
Objektif bir gözle baktığımızda, Salomon’un bu hayal kırıklığı karşısında seçtiği yöntem modern dünyanın iletişim kalıplarına uymuyor çünkü sitem edip hesap sormak yerine sadece derin ve aşılmaz bir sessizliğe bürünüyor. Kırgınlığını etrafına duvar örerek aşmaya çalışan Salomon, o duvarların içinde en büyük zararı yine kendine veriyor ve kalbi içten içe eriyor. Bu sessizlik, ailesini cezalandırmak için seçtiği bir kale gibi görünse de aslında en çok onun kendi ruhunu kemiriyor. Ailesinin onun bu ani içsel göçünü anlamlandıramayışı ise aralarındaki o can acıtıcı kuşak çatışmasını ve yabancılaşmayı gözler önüne seriyor. Onlar için Salomon hayatı kolaylaştıran maddi bir figürken, Salomon için ailesi hayatın ta kendisiydi. İşte bu dengesizlik, yaşlı adamı mutlak bir yalnızlığa sürüklüyor. Kitabın sonunda çöken şeyin sadece biyolojik bir kalp olmadığını; bir insanın emeğinin, inancının ve hayata tutunma motivasyonunun çöküşü olduğunu çok sıcak ve bir o kadar da hüzünlü bir dille hissediyoruz. Zweig, insan ruhunun en hassas noktasına dokunarak bizi Salomon’un o sessiz çığlığıyla baş başa bırakıyor.
Ve bu kitap bana açık iletişimin önemini bir kez daha hatırlatıyor.
Kitabı okuyanlara ya da okumak isteyenlere
Bazı kitaplar vardır, bittiğinde kapağını kapatır ve rafınıza kaldırırsınız. Zygmunt Bauman’ın Akışkan Hayat’ı ise tam tersini yapıyor: Kapağı kapandığı an sizi kendi hayatınızın ortasında çırılçıplak, üstelik elinizde neoliberalizmin faturasıyla yapayalnız bırakıyor.
Bauman bu sarsıcı metinde, katı modernitenin o sığınak sığ güvenliğini (kalıcı meslekleri, köklü aidiyetleri, kurumları) nasıl birer birer eritip akışkanlaştırdığımızın otopsisini yapıyor. Artık hiçbir toplumsal formun, hiçbir ilişkinin veya kimliğin, içine yerleşmemize ve kök salmamıza izin verecek kadar uzun süre hayatta kalamadığı tuhaf bir panayırdayız. Bu panayırın tek bir mutlak yasası var: Hız. Durursan ıskartaya çıkarsın, bağlanırsan elenirsin, esnemezsen kırılırsın.
Kitabı okurken altını çizdiğim kavramlar, her gün sokakta, plazada ya da dijital ekranda içinden geçtiğimiz o görünmez dogmaları (doxa) birer birer deşifre etti. Bauman’ın kuramsal süzgecinden bugünün Türkiye manzarasına baktığımda parçalar korkunç bir netlikle yerine oturdu:
Bizler katılaşmaktan, yani sistemin hızını kaçırmaktan o kadar korkuyoruz ki, kendimizi sonsuz bir in statu nascendi (doğum anında olma) yanılsamasına mahkûm ediyoruz. Bir kimliğe, bir ahlaka ömür boyu sadık kalmak esnekliği bozduğu için, manevi pazardan işimize gelen parçaları koparıp melez can yelekleri dikiyoruz kendimize. Muhafazakar elitlerin lüks otellerdeki şatafatlı bebek mevlütleri (Mevlüt ile Baby Shower evliliği), kapitalizmin acımasız çarklarında ezilirken "bolluk bereketi esmalarla manifestleyen" o spiritüel lümpen proletarya, tam da Bauman’ın işaret ettiği o trajik "açık büfe dindarlığının" somut kanıtları. Sistem, yapısal sömürünün yarattığı anksiyeteyi, kişisel gelişim tezgahlarında uyuşturup bizi çarkların arasına geri fırlatıyor.
Bauman’ın