eskiden seni düşünmek güneşli ama serin bir bahçede, ağaca kurulu o salıncağa binmekti. yerleri döven üzümler, avurtlarımaca sokuşturduğum dutlar, yeşil bir ormanda yalandan ayağım takılıp düşmeklerden kucağına gelmekti, bir göle girmekti, çıkınca dondurma yemekti. sonra bir gün seni düşünmek kapkaranlık bir yere koydu beni. bir kalabalık evin küçücük kileri, kare bir pencere, oradan ciğerime saplanan birkaç ışık huzmesi, sesleri duymamak için yutkunmak, başımı ellerimin arasına alacak kadar bile güç bulamamak, sığamamak oraya, hiç bir yere sığamamak ama hem de küçülmek, küçücük olmak, bir mezar taşı oldu. akşamüstü, soğuk oldu. içim yanıyor diye mi bilmiyorum, sobayı yakmamak oldu. ama donmak, donmak, mimiklerimin, sesimin, kanımın ve ruhumun ve zihnimin donması oldu. sen kanlı canlı ve çok renkliydin. cam göbeğiydin, al kırmızıydın. birden gri oldun. dudakların mor oldu, rengin sarı. sen sıcaktın, avuçların sıcaktı, alnıma değen dudakların. birden buz gibi oldun. düşündüm o zaman, sandım sen herhalde hasta oldun. bir çorba koyayım dedim, bir tavuk haşlarım olmaz mı. şöyle bir güzel terbiye çırparım. yanında yatarım dedim, uyumam sabaha kadar. bal karabiber biraz da limon. kekik kaynatır odayı dolanırım dedim. bir tütsü yakar başında çeviririm. beni göndermeyin, beni görürse iyileşir dedim. kimse bana inanmadı. oysa sen inanırdın biliyorum. sen çocuk olmaktın. merhamettin. kıyamamak sakınmak korumaktın. öyle koşarken bir anda çarpınca kızmamaktın, kaldırıp kollarımdan etrafta döndürmektin. ne bileyim. cebimde hiçbir şey yok. sen şekerdin, paraydın, bilettin mesela, öyle atlayıp gitmektin, evdin, bir kiraz ağacıydın. kestiler o ağacı. canım çok sıkıldı. saçlarımı, sesimi kestiler. zaten bir daha hiç öyle cümlelerim olmadı. ölüm bir su gibi götürdü içimde dolup taşan