"Gözüm Sakarya'da, Dumlupınar'da; kulağım İnebolu'da..."
Bu sözlerin Kurtuluş Savaşı'nın en sert geçtiği dönemde Mustafa Kemal Atatürk tarafından söylendiği iddia edilir. Çünkü İnebolu Limanı'na gelen cephane ve malzemeler, kağnılarla ve insan gücüyle Ankara'ya ve Batı Cephesi'ne taşınıyordu.
Bu kağnılardan birinin sahibi de Şerife Bacı'ydı. İstiklal yolunda kucağında bebeği kağnısında cephanesiyle Dumlupınar'a umut taşıyan Şerife Bacı tipi ve kar altında donarak şehit oluyor. Güneş ışıkları Şehit Şerife Bacı'nın üzerindeki karlara vururken Dumlupınar'da Türk Milleti bir ölüm kalım savaşı veriyordu.
Kayık ve KağnıHasan Basri Şenel · Post Yayınevi · 20188 okunma
"𝐁𝐄𝐍 𝐀𝐒̧𝐊 𝐈̇𝐒𝐓𝐈̇𝐘𝐎𝐑𝐃𝐔𝐌.
𝐎𝐍𝐔𝐍 𝐀𝐒̧𝐊𝐈𝐍𝐈 𝐈̇𝐒𝐓𝐈̇𝐘𝐎𝐑𝐃𝐔𝐌.
𝐘𝐎𝐋𝐔𝐌𝐔 𝐊𝐀𝐘𝐁𝐄𝐓𝐌𝐈̇𝐒̧𝐓𝐈̇𝐌.
𝐒𝐎𝐍𝐔𝐍𝐃𝐀 𝐃𝐀 𝐃𝐔̈𝐍𝐘𝐀𝐃𝐀
𝐈̇𝐙 𝐁𝐈𝐑𝐀𝐊𝐌𝐀𝐊
𝐈̇𝐂̧𝐈𝐍 𝐍𝐄 𝐊𝐀𝐃𝐀𝐑 𝐈̇𝐋𝐄𝐑𝐈̇
𝐆𝐈𝐃𝐄𝐁𝐈̇𝐋𝐄𝐂𝐄𝐆̆𝐈𝐌𝐈̇
𝐎̈𝐆̆𝐑𝐄𝐍𝐌𝐈̇𝐒̧𝐓𝐈̇𝐌."
@authorhalle #ölümcülkonular
Sydney, okuduğu üniversiteden atıldıktan sonra kendini çıkmazda bulur. Kalacak yeri yoktur ve geleceğini yeniden kurabilmek için tek şansı, Alzheimer araştırmaları yürüten Madrona Vakfı'nın ekibine katılmaktır. Seçilip seçilmeyeceği konusunda endişeler taşıyarak Vancouver Adası'na gelir. Ancak adaya adım attığı ilk andan itibaren bir şeylerin yolunda gitmediğini hisseder.
Zamanla yaşadığı tuhaf olaylar artarken, adanın derinliklerinde saklanan sırlar da yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar. İlk gün karşılaştığı profesör ise hem ders hocası hem de psikoloğudur. Sydney, açıklayamadığı bir şekilde ondan etkilenir ve bu etki zamanla aşka dönüşür. Fakat adada yaşanan garip olaylar, ölü hayvanların dirilmesi, koridorda gölgelerin dolaşması, kapı arkasından gelen fısıltılar, sıcak havada kar yağması gibi ürkünç olayalar yaşaması ve bunlara da kimse mantıklı bir açıklama getiremezken, Sydney kendi akıl sağlığını sorgulamaya başlar.
Acaba gerçekten delirmekte midir, yoksa en çok güvendiği kişi olan profesöre güvenmemesi mi gerekiyordur?
Bu kitabı Semra tavsiyesi ile, #engelsizokurlaokuyoruz grubumuzla birlikte okudum. Böyle bir kitabı okuma grubu ile birlikte okumak kitabın gizemli atmosferini benim için daha da keyifli hâle getirdi.
Atmosferiyle, gizemiyle ve gotik havasıyla merakımı son sayfaya kadar diri tutan bir kitaptı. Özellikle finaliyle beni oldukça şaşırttı. Karanlık romantizm, gotik gerilim ve psikolojik gizem sevenler için göz atılabilecek bir kitap.
İçerik Uyarısı: Kitabın başında yazar tarafından bir içerik uyarısı paylaşılmış. Ahlaki açıdan gri
Sanki burası herkesin unuttuğu bir yerdi ve kar sessizce dünyanın sonuna yağıyordu... Dönemin şartlarını bir şehir üzerinden anlatan müthiş bir eser...
KarOrhan Pamuk · Yapı Kredi Yayınları · 202517,7bin okunma
On Üç Pipo & Tröst (İlya Ehrenburg)
Sovyet edebiyatının usta kalemlerinden İlya Ehrenburg'un "On Üç Pipo" ve "Tröst" eserlerini bir araya getiren bu derleme, kapitalist sistemin çürümüşlüğünü ve insanlığa faturasını çarpıcı bir edebi kurguyla teşhir eder. "On Üç Pipo"da Avrupa'nın farklı coğrafyalarından ve sınıflarından insanların yaşamlarına dokunan pipolar üzerinden; savaşın, yoksulluğun ve burjuva ahlaksızlığının yarattığı yıkımlar son derece vurucu kısa öykülerle resmedilir. "Tröst" (Avrupa'nın Yok Edilişi Tarihi) ise, kâr hırsının sınır tanımadığı emperyalist tekelci kapitalizmin, bütün bir kıtayı ve insanlık birikimini nasıl göz kırpmadan felakete sürükleyebileceğini anlatan keskin bir politik kara mizahtır. Ehrenburg, her iki metinde de sermaye egemenliğinin yarattığı yabancılaşmayı, faşizmin yükseliş koşullarını ve emperyalist paylaşım savaşlarının absürtlüklerini tarihsel materyalist bir duyarlılıkla edebiyata taşır. Sınıf mücadelesinin ve sömürünün sadece kuramsal metinlerle değil, sanatsal tahayyülün ironisiyle de ne denli güçlü tartışılabileceğini gösteren bu çalışma, politik edebiyat okumaları için vazgeçilmez bir eserdir.
#pandadiyorki Ölümcül Konular
Yüksek lisans öğrencisi Sydney Denik, yeni bir başlangıç yapmak, biraz da geçmişinin karmaşasından kaçmak için ünlü Madrona Vakfı’nda Alzheimer araştırmaları yürüten seçkin bir ekibe burslu olarak katılır. Vancouver Adası’nın gözlerden uzak arazilerinde yer alan bu araştırma merkezi, ilk başta Sydney için büyük bir şansmış gibi görünse de pek masum değil gibidir. Çok geçmeden Sydney, vakıftaki herkesin bazı sırlar sakladığını fark etmeye başlar. Ortadan kaybolan bir öğrenci, gizemli mantarlar, ormandan gelen fısıltılar, koridorlarda dolaşan ayak sesleri, yaz ortasında yağan kar ve ölü hayvanların canlanması... Ya Sydney aklını kaçırmaktadır ya da ormandaki dehşet fazlasıyla gerçektir. Çünkü asıl canavar, belki de vakfın ta kendisidir.
Her köşesinden gizem fışkıran tekinsiz bir ada, göründüğü gibi olmayan insanlar ve sırlarla dolu bir atmosfer…Ölümcül Konular, beni tam da kalbimden vuran bu harika gerilim öğeleri ile başladı. Stajyerlerin adaya adapte olma süreci,
Sydney ve Kincaid arasındaki huzursuz edici çekim ve geceleri ortaya çıkan anormallikler daha ilk andan itibaren heyecanımı hep diri tuttu.
Mantarlar ve bilim üzerinden kurulan o gerilim fikri, hayalle gerçeğin birbirine karıştığı anlar gerçekten muazzamdı. Sydney kendi aklını her sorguladığında, bende hikayeyi sorgularken buldum kendimi. Ortaya çıkan her sır ile huzursuzluk ve gerilim çıtası tırmandıkça tırmandı. Tüm bu heyecanın içinde beni tek rahatsız eden şey Kincaid ve Sydney cephesi oldu. Başlangıçta aralarındaki tekinsiz gerilimden çok keyif aldığımı itiraf etmeliyim.
Fakat ne yalan söyleyeyim, iş ne zaman ki "smut" detaylara döndü, benim için bütün büyü bozuldu. Bu türü kişisel olarak sevmiyor oluşumdan bağımsız, sahnelerin kurguya hiçbir katkısının olmaması beni
Oldukça uzun bir inceleme olacak: İnceleme ve özet seklinde. SPOİLER İÇERİR DİKKAT!!
Yaşar Kemal’in Teneke romanı, her ne kadar yerel ağızlar ve yoğun yöresel ifadeler nedeniyle yer yer okuma akışını zorlaştırsa da, okuyucuya sunduğu o samimi anlatımıyla tam bir Toplumcu Gerçekçi klasik. Ben Yaşar Kemal'le, Orhan Kemal'le, Fakir Baykurt'la çok geç tanıştım. Biraz tersten başladım edebiyata ilkokul ve lisede Rus edebiyatını çok severdim.
Romanın yapısal olarak iki farklı yazım tarzından (bir kısmı tiyatro, bir kısmı düz metin) oluşması ve olay örgüsünde ufak nüans farklarının bulunması edebi açıdan ilginç bir deneyim. Ancak bir okur olarak ben ikinci kısımdaki o tiyatro kısmının tamamen düz yazıya çevrilmesini ve kitabının orada yer alan olay örgüsü üzerine kurgulanmasını isterdim.
Kitabı okurken asıl yoğunlaştığım ve beni derin düşüncelere sevk eden kısım, genç Kaymakam Fikret’in iç dünyası ve bürokratik yalnızlığı oldu. Yazarın, onun içsel sorgulamalarına daha fazla yer vermesini çok isterdim. Çünkü devlet mekanizmasında, hele ki böylesine sorumluluk gerektiren makamlarda işe yeni başlayan biri için hayat asla kitaplarda yazıldığı gibi ilerlemiyor. Fakültede, kanunlarda öğrendiğiniz teorik bilgiler sizi pratik yaşamın kurtlar sofrasına hazırlamaya yetmiyor. Önünüze "Ne olacak ki, altı üstü bir imza" diye getirilen kağıtların arkasındaki trajedileri görebilmek için acı tecrübeler gerekiyor. Tam da bu noktada, romandaki Katip Resul karakteri gibi, bürokrasiyi ve hayatı iyi bilen akıl hocalarına denk gelmenin memuriyette ne kadar büyük bir şans olduğunu kendi hayatımdan da biliyorum. Memur olan arkadaşlar beni anlayacaktır.
Ancak mesleğe çok erken yaşta başlamış ve çekirdekten yetişmiş bir devlet memuru olarak, Kaymakam Fikret’in yöntemine dair bir şerh düşmeden