Mark Danielewski’nin Yapraklar Evi serüveni hakkında okuyucuyu bilgilendirmeden kaçarsam, eminim muhtevası eksik kalacak, önemi anlaşılmayacak. Zirâ, kitabın günümüze değin süren macerası oldukça çetrefilli. Danielewski, ilk önce ablasının evinde bulduğu daktilo ile yazmaya başlamış metni. Ardından, basmak istediği eseri için 18 yayınevinden ret cevabı almış -içeriği görünce, şaşırmamak gerek, hele tanınmamış ve bir ilk kitap için fazla özgüven taşıyor bence. Yazar, 2000 yılında yayımlamayı başarabildiği romanını(?) yazımının tüm doksanları kapsadığı da edindiğim bilgiler arasında. Monokl Yayınları, muazzam bir yayınevi becerisiyle, (metnin zorluğu düşünülünce gayet tabii normal) dört yıl süren basıma hazırlıktan sonra çıkıyor.
Los Angeles’li bir dövme salonu çalışanı olan Johnny Truant’ın, arkadaşının yönlendirmesiyle hayatını yeni kaybeden kör ve yaşlı Zampanò’ya ait daireye taşınmasıyla başlıyor. Truant bu dairede Zampanò’nun bir belgesel üzerine kaleme aldığı akademik bir çalışma buluyor ancak ortada bir tuhaflık var, çünkü bu belgeselin var olduğuna dair hiçbir kanıt yok. Romanın geri kalanı bu gizemli metnin etrafında şekilleniyor.
Bu metin, bana bir labirentte fındığı bulmaya çalışan sincapmışım gibi hissettirdi. Ana konuya ulaşmak için, öyle bilgiler okuyorsunuz ki, resmen asıl hikâyeye geçerken zorlu yollardan geçmeniz gerektiği her sayfadaki çapraz yazılar, tek kelimelik koca yapraklar, ters yazılmış yazılar, dipnotlar, şifreler, karamalar vs. anlayacağınız tam bir karambol ve okumak için şekilden şekile girdim. Gülü seven dikenine katlanır misali... Eleştirmenlere göre, çok geç kalınmış bir modern eser imiş. Ulysses’in bile 1922’de yazıldığı düşünülünce, bu fikre kapıldıklarını dile getirmişler. Sinefillerin kitabı daha çok seveceğini, anlayacağını