“Onu bahçede dolaşırken görüyorum, fidanların başında duruyor, kendi kendine ya da onlarla konuşuyor, üzerinde benim eski kırmız ceketim var. Bir zamanlar dünyanın tüm öğleden sonralarını dolaşırken giydiğim, seyahat etmekten yıpranmış ceket. Şimdi, son elli yıldır hiçbir yere gitmemiş olan babamın sırtında. Bahçede aşağı doğru yürüyor, kot yaşlılıktan incelmiş bacaklarından sarkıyor, duruyor, dinleniyor, bu yıl lalelerin neden bu kadar geciktiğini kontrol etmek için ileriye, çite kadar devam ediyor, sonra şapkasını, benim Berlin’de giydiğim şapkayı çıkarıyor. Bizim eski montlarımızı, kotlarımızı, yurtdışı gezilerimizi ve gençliğimizi eskitmeye devam eden babam..”
“Artık hiçbir şey arzu etmiyorum ki keder duyayım. Öyledir de, derunumdaki binihayet hüzün nedir? Neden yolların, pembe güllerin üzerine, güneşin üzerine siyah bir tül gerilmiştir? Ben hala arzu etmemekten başka ne arzu ederim?”