Denizler aştım, ardımda denizler bıraktım, ırmakların kaynaklarına ulaşmaya çalıştım ya da ormanlara daldım ve görmediğim kentlere yöneldim hep. Kadınlarla yatıp kalktım, heriflerle dalaştım. Asla geri dönemedim, plağın geriye dönememesi gibi. Bütün bunlar beni nereye götürüyordu? Bu ana, müzikle uğuldayan aydınlık yuvarlağın içindeki bu banka.
Aşağı bakarsınız. Garip gelir
yukarı bakıyor olmamak; emin olamazsınız
ne gördüğünüzden.
Kimisi şehir bu der: başkaları
daha uzak bir alem sezer. Kılavuzlar döner.
Omuzlayın çantanızı, giyin ceketinizi.
Buradan aşağı ne bir iz var, ne bir yol, ne de yollar.
Akşamın o uçsuz bucaksız inişinde
bir kıpırtı, bir ışık belki: Dalgalar mı,
kuleler mi, tepeler mi? Uzak, uzak.
Değişti kayaların dili.
Bilirdim bir zamanlar ne dediklerini.
Ne sürer iniş?
Aslında bizi yalnızlığa sürükleyen çoğunlukla başkasıyla karşılaşmaktır. Sohbet kendinden ve farklılıklarından bahsetmeye götürür kişiyi. Ve bu başkası bizi, tarihimiz ve kimliğimiz içindeki, bencil ve yalanlar söyleyen özümüze taşır yavaş yavaş. Sanki hep böyleymişiz gibi...