Kızkardeşim Büyükada'da oturuyor! Epeydir de görmedim. Kalkıp gitsem, dedim, son vapurla dönerken... Ay ışığı da var. Denizin serinliği... Ucuz bir ölüm! Cebime taşlar doldurdum. Cenaze alayı şart mı? Arkada kalanlara da sıkıntı vermemiş olurum! Kayıp ilanlarında arananlar gibi... İnsanın ölüsü bulunmazsa yaşadığı bile umulabilir. Böylece ölmenin korkusu da kalmaz.
Kendini öldürenlere "delirdi" derler. Ah keşke delirebilsem... Ölümden korkmadığımı gördünüz, komutanım; ben, ölmemekten korkuyorum. Yani öldükten sonra da bu acılar sürerse diye ödüm kopuyor.
(...) şu da aşikar ki, tarihin şu veya bu devrinde, dünyanın şu veya bu ülkesinde hayal veya idrak gücü, çevresiyle hiç de orantılı olmayan öyle davetçiler çıkıyor ki, onların çağrıları dünyanın gidişinde, bazen kader tayin edici tesirlerini yapıyorlar. Hulasa, öyle görünüyor ki, tarihin seli, dinler, ideolojiler, büyük istilalar, büyük keşifler gibi olağanüstü akım veya buluşlarla ve şahsiyetlerin gölgesinde gelişiyor, şekilleniyor.
(...) tarihte büyük kalabalıklar, haklı veya haksız, doğru veya yanlış, daima önderlerin, yahut azınlıkların arkalarından akmışlardır. Örneğin, 1812'de Napolyon, şu yanımdaki köprüden bu kaleye girerken, onun, peşinde sürekli sürüklediği büyük ordunun içinde, onun gördüğü rüyayı gören tek bir kişi var mıydı? Yahut, Muhammed, Hira Dağı'nda ilk peygamberlik ağrılarını geçirirken, kimisi bir deve çobanı, kimisi fakir bir kervan sürücüsü olan arkadaşlarını bir gün toplayıp da onlara yarın her birisinin, birer ülkenin valisi, birer devletin hükümdarı olacaklarını söyleseydi acaba bu insanların hayali bu hayalüstü beşareti kaldırabilir miydi?
Namluyu şakağıma dayadım. Ürperdi vücudum tepeden tırnağa.. Bir fısıltı duyarak irkildim:
Dünyada inanmam hani görsem de gözümle
İmanı olan kimse gebermez bu ölümle.