Okumadan geçme
Tolstoy’un “Üç Hırsız” hikâyesinden; Bir gün bir köylü, satmak üzere eşeğiyle keçisini şehre götürüyordu. Keçinin boynunda küçük bir çıngırak vardı. Yolda onu gören üç hırsız, kolay bir av bulduklarını düşündü. İlk hırsız: — Keçiyi çalacağım, hem de köylü farkına bile varmayacak, dedi. İkinci hırsız: — Ben de eşeğini alırım, diye ekledi. Üçüncü hırsız ise gülümseyerek: — Bunlar kolay işler. Ben adamın üstündeki elbiseleri bile alırım, dedi. İlk hırsız sessizce keçiye yaklaştı. Boynundaki çıngırağı çıkarıp eşeğin kuyruğuna bağladı. Sonra da keçiyi alıp uzaklaştı. Bir süre sonra köylü arkasına baktığında keçisinin ortadan kaybolduğunu fark etti. Panikle onu aramaya başladı. Tam o sırada ikinci hırsız yanına yaklaştı: — Ne arıyorsun? — Keçimi çaldılar! diye cevap verdi köylü. Hırsız sahte bir telaşla: — Az önce şu ormana doğru koşan bir adam gördüm. Yanında da bir keçi vardı. Hâlâ yetişebilirsin! dedi. Köylü hemen peşine düştü. Gitmeden önce de eşeğini hırsıza emanet etti. Köylü gözden kaybolur kaybolmaz, hırsız eşeği alıp uzaklaştı. Köylü saatler sonra geri döndüğünde ne keçisini bulabildi ne de eşeğini…
Çin'in Tarim Havzası'ndaki Xiaohe mezarlığında, 3.500 yıllık mumyaların boyunlarında küçük, sararmış bir madde dağılmış halde bulundu. Çakıl taşı büyüklüğündeki bu parçalar, dünyanın bilinen en eski peyniri olarak kayıtlara geçti. Önceki çalışmalar maddenin kefir peyniri olduğunu ortaya koymuştu. Yeni bir analiz ise çok daha ileri gidiyor: peynirin içindeki Lactobacillus kefiranofaciens bakterisinin antik DNA'sını dizleyen ekip, peynirin nasıl yapıldığını ve nereden geldiğini izleyebildi. Bulgular ilginç bir tabloya işaret ediyor. Kefirin bugünkü Rusya'daki Kuzey Kafkasya'dan yayıldığına dair uzun süredir kabul gören hipotezin aksine, Xiaohe'deki bakteri başka bir kola, Tibet ve Doğu Asya'daki türlere bağlanıyor. Yani kefirin yayılım haritası tek bir merkezden değil, en az iki ayrı koldan ilerlemiş görünüyor. DNA aynı zamanda farklı kültürlerin temasına da işaret ediyor. Örneklerin bazıları inek sütünden, biri keçi sütünden yapılmış. Üstelik keçi DNA'sı orta Asya'nın diğer antik örnekleriyle benzeşiyor. Bu, Tunç Çağı'nda Sincan halkının çevre topluluklarla ne kadar iç içe geçtiğini ortaya koyan başka kanıtlarla örtüşüyor. Kefirin yayılmasının bir nedeni de pratik olabilir: fermantasyon sırasında laktoz azaldığı için kefir, laktoz intoleransına sahip Tunç Çağı toplulukları için (Xiaohe halkı dahil) kolay tüketilebilir bir besindi.
Reklam
Bir keçi için adam öldürür. Barış olsun diye 100 keçi verir. 200 keçiyi de avukata verir...
Yaylanın çimenine Oh nenni koçari Keçi vurur çanini Sarkaç 2
Alıntı
bazen tam bir inatçı keçi olabiliyorum dostlarım..
Gargamel, Tom ve diğerleri ile pembe masada bir çay !
Geçen gün pazar sabahları erkenden uyanıp televizyon karşısına geçtiğimiz o günleri düşünüyordum. Önümüze ne koysalar sorgulamadan tüketiyorduk. İyi her zaman iyiydi, kötü her zaman kötü. Ama büyümenin o gri gerçekliği zihnimize yerleşince, insan ister istemez "Bir dakika ya, burada ciddi bir tuhaflık var" demeye başlıyor. Çocukken bizi uyutmak için anlatılan o masallar ve çizgi filmler, meğer insan doğasının en çiğ, en absürt taraflarını barındıryormuş. Gelin, o renkli ekranların arkasını biraz deşelim, hatta o meşhur "kötüleri" toplayıp birlikte bir çay içelim. Şirinler: Bir Kere de Çaya Çağırdınız mı Gargamel'i? Açılışı o meşhur mavi köyün tam ortasından yapalım. Herkesin tek bir sıfatla etiketlendiği (Sakar, Somurtkan, Süslü), bireyselliğin tamamen yok edildiği, Şirin Baba'nın mutlak otoritesi altında işleyen o kusursuz ütopya. Çocukken ekran başına geçer, onların o tekdüze, birbirinin aynı, kolektif mutluluğunu izlerdik.Ama insan sormadan edemiyor: Yahu o kadar ekmek fırınlıyorsunuz, partiler veriyorsunuz; bir kere de çaya çağırdınız mı Gargamel’i? Adamcağızı dağ başında bir kulübede tek başına delirttiniz, belki sizin de bir yemek yeseydi sizi yemeyi düşünmeyecekti ya da size altına çevirmek istemeyecekti .Herkes bu hikayeyi o mavi kalabalığın zaferini görmek için izlediğini sanır. Oysa hayatın ve hikayenin asıl tadını bilen, o tek tipleşmiş şirinliğin arkasındaki büyük resmi okuyan çok az kişi vardır. Gerçek seyirciler, herkes o mavi illüzyona alkış tutarken, sistemin dışına itilmiş, o kendi halindeki Gargamel’in yalnızlığında ya da Azman’ın o sadık, patavatsız gerçekçiliğinde kendini bulur. Çünkü sürüye ait olmak, o mavi kalabalığın içinde kaybolmak kolaydır; asıl asalet, everyone’ın Şirinleri alkışladığı bir dünyada, kendi doğasının peşinden giden o
Duygu ve Düşünce
Reklam
Reklam