Koşmazdı; çünkü arkasından bir aslan kovalamıyordu.
Dalmazdı; çünkü balık değildi. Basketboldan uzak dururdu; çünkü zürafa değildi.
Dağlara tepelere tırmanmazdı; çünkü keçi değildi.
Boks yapmazdı; çünkü kanguru değildi....
Büyüdüğüm güney bölgesinde yabani rokhlar çok nadir görülen bir manzaraydı. Babam küçük bir toprak sahibiydi: Küçük ama verimli ve iyi yönetilen mera parçasında keçi besliyor ve zeytin ağaçları yetiştiriyorduk. Zengin değildik ama tarlada serfler ve ev hizmetçileri de çalıştırabilecek kadar hâlimiz vaktimiz yerindeydi. Ben doğduktan sonra annemin daha fazla çocuk sahibi olamayacağı belli olmuştu. Birkaç kez düşük yapmıştı ve her kayıp ona büyük acı ve kalp kırıklığı yaşatmıştı. En eski anılarımın bazılarında, yastıkların üstünde yatıyordu; terli, solgun ve bitkindi, kusmaktan nefesi ekşi ekşi kokuyordu. "Çok büyüktün ve çok geç çıktın," diye inledi. "İçimde bir şeyi mahvettin."
Tarihin en erken devirlerinden itibaren Orta Asya'da hayvan- cılık yapmak bozkır ve dağların yükseklerinde bulunan yaylala- rındaki otlaklara dayanır. Binlerce yıl içinde geleneksel hale gelen otlakların mevsimlere göre kullanımı esastır. İnsanlar her türlü otu yiyerek hazmedemez. Ancak hayvanlar, bozkır ekosistemini kullanarak beslenirler ve onlara bakanlara besin kaynağı olurlar, süt ürünleriyle beslenmelerini sağlarlar. Nitekim insan beslenme- sine ve iklim şartlarına en uygun yaşayabilen koyun, keçi, at, sığır, deve ve bazen yak (Tibet öküzü) gibi hayvanların meydana getir- diği sürüler her dönemde hatta günümüzde dahi vardır.
‘Paris’te olsa bu olmaz işte’ diye aklından geçirdi Mironov. ‘Paris’te sokaklarda keçi gütmeye izin vermezler. Pencerelerin altına horoz kafaları da atmazlar orada.’