Bir kadının ağzından anlatılan bu hikâye, post-travmatik yazınsal hafızanın bir tezahürü; anlatıcı, yirmi yıl önce uğradığı ihanetin olaylarını yeniden kurarken, yalnızca geçmişe değil, geçmişin yeniden üretim gücüne de bakıyor.
1939'da yayımlanan Eszter’in Mirası, Macar yazar Sandor Marai'nin sanatını özetleyen kısa bir öykü. Bu öyküde, harabeye dönmekte olan bir evde yalnız bir kadın olan Eszter, yıllar önce her şeyini elinden alan ve ortadan kaybolan sevdiği adam Lajos’un aniden geri dönmesiyle karşılaşır. Geçmişin boğucu havasında yaşayan bir kadının, kısa süreli duygusal sığınma mekanlarıyla ve fırsatlarıyla kendini kandırmaya çalışırken gerçeklikle yüzleştiği bir iç hesaplaşma olan anlatı, kadınsı kırılganlığın, geçmişe saplanmışlığın ve kendini avutma çabalarının adeta bir kristali. ''Küstah ve tepeden bakan saygısızlığı'' içinde Eszter'in düzenini bozmak için çıkıp gelen Lajos 'her şeyi yoluna koyma isteğinden' bahseder ancak Eszter onun 'hukukçulara özgü duyarsızlığına' hazırlıklıdır, yalnızlığıyla uyumlu olan her kadın gibi yaşamın değişmez yasalarını çoktan kabul etmiştir. Ancak Lajos hemen kovulmaz çünkü geçmişin küllerinden doğmaya hazır göründüğü bu yüzleşme, dramın son perdesinin oynanmasına yetecek kadar uzun sürer: ''Bu dünyanın yasası, başlamış olanın bitirilmesi gerektiğidir". Keşişçe bir uysallık...Bu uysallık içinde, anlatıcı sesin dinginliği zamana direnç değil, zamanla uzlaşmadır. Zaman burada karakterlerin iradesinden bağımsız bir güç değil, onların tutkularıyla yoğrulmuş bir zemindir.
Romanın zamansal yapısı, Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’sinde olduğu gibi, hafızanın dairesel, lineer olmayan doğasını izler. Ezster’in hafızasında Lajos’un ihaneti kadar, onunla yaşadığı umut dolu anlar da biriktirildiğinden öykü yüzleşmeden ziyade bir