Gülümsemek
Biz yine HAYATLA diz boyu yürüyelim. Değilmi ki ölüm var. Azıcık gülümseyelim be sevdiceğim Olmaz mı? Ne de yaraşır gül yüzüne...
En zor kışların arkasından gelirmiş en güzel baharlar. Sen yediğin soğuklara inat, içini ısıtan, sevdiğin baharlara inan ; onlar sen inandığın için hayatında varlar. Gönlüne hüznü düşürme ve onu kaygılarınla besleme sakın. İnan, bugününden daha güzel olacak senin için yarınlar. Sabırla, duayla ve tüm kalbinle iste. Olanı da olmayanı da hayırlısıyla iste. Duaların kabulü, samimiyetin kadar yakındır sana. Teslim olma karamsarlığına ve gecenin karanlığına. İnan ki tüm aydınlığıyla ve tüm güzelliğiyle gelsin sana yarınlar.
Reklam
“Biliyor musun Sebastian, bazen Tanrı’yı hiç anlamıyorum. — Tanrı mı efendim? Hangi Tanrı? — O ne demek öyle Sebastian? Kaç tane Tanrı var ki? — Bilmiyorum efendim. Sizce kaç tane var? — Elbette bir tane var Sebastian. O da bildiğimiz Tanrı. Hani şu adaleti sağlayan. — Adalet mi efendim? Hangi adalet? — Yeryüzündeki ve öteki dünyadaki adalet elbette Sebastian. — Efendim, beni affedin ama ben yeryüzünde adalet göremiyorum. — Saçmalama Sebastian. Elbette yeryüzünde adalet var. — Bence yok efendim. — Neden böyle düşünüyorsun Sebastian? — Çünkü eğer yeryüzünde adalet olsaydı efendim, fakir bir köylünün tek oğlu savaşta ölmezdi ve kralın oğulları da bugün hayatta olmazlardı. Çünkü o tek oğul, kralın oğulları rahat yaşantılarına devam etsinler diye öldü. — Saçmalama Sebastian! O fakirin oğlu, ülkemiz için öldü ve şehit oldu. Şehitlik, bir insanın ulaşabileceği en üst rütbedir. Krallıktan bile daha üstündür şehitlik rütbesi. — O zaman herhâlde kral hazretleri oğullarını ve hatta kendisini hiç sevmiyor olsa gerek efendim. — Neden böyle söyledin Sebastian? — Çünkü şehitlik gibi üstün bir rütbe dururken, sadece krallıkla yetinmeyi seçiyor da ondan efendim. — Seni anlamıyorum Sebastian. Ne söylemeye çalışıyorsun? — Sadece gerçekleri efendim. — Sen delirmiş olmalısın Sebastian. Tanrı sana akıl versin. — Hangi Tanrı efendim? Adalet dağıtan mı? Yoksa bunca adaletsizlik karşısında kılını bile kıpırdatmayan mı? — Ne saçmalıyorsun sen? Sadece bir tane Tanrı var. Tanımıyor musun onu? — Ne yazık ki tanıdıklarımın içinde hiç Tanrı yok efendim. Zaten fazla bir tanıdığım da yok. Yan köşkün uşağı olan meslektaşım Filip, bizim köyün nalburu Moris ve bir de savaşta tek oğlu ölen şu zavallı köylüyü tanıyorum efendim. Ama hiç Tanrı tanımıyorum. Siz tanıyor musunuz?” ~ Charles Bukowski / Pis
Öyle yalnız hisseder ki insan kendini bazen... Ne sesinden anlayan vardır, ne de sessizliğinden...
Duygu ve Düşünce
Tanrı insanı neden cevapsız bırakır, hem de neredeyse her alanda Neden ile başlayan her düşünceye bir cevap aramak mantık işi miydi? Bu durdurabildiğim bir şey değil üstüne hayatın sert gerçeklerini görebilmek, bazılarını yaşamasak bile onun üzerinde uzunca düşünüp hissedebilmek... İnsanların yetersizliğini, acizliğini, sınırlı kapasitesini, bu sert gerçekle doğruyu bulma çabasını ve daha bir ton dahasını... ​Diğerleri haricinde, bunlara karşı sürekli anlam ve cevap arayanlar olarak bizde mi bir sıkıntı vardı, yoksa gizli bir egodan dolayı mı neden düşüncesine sahiptik? Fakat kendi yetersizliklerimin de farkındaydım. Ama bazı fikir ve görüşten insanlar, neden yerine neden birer kalıp, birer maske takıyordu? Öyleyse bunun mantığı neydi, neden rol yapıyorlar? Belki de aptalca olsa bile korkuyor veya var olmaya çalışıyorlardı; bu fikirdeyim. ​Öyleyse özgürüm, ben buyum fikrinden çok, o fikrin verdiği kalıbı istiyorlardı. Birçoğu korkup cesaret edemiyordu. Bir insanın düşünmesi, kendi doğrusunu bulması bu kadar zor olmamalı. Bunun altındaki temel şeyin; yargıdan çok korku ve sevilmeme arzusu olduğunu düşünüyordum ta ki tekrar başa dönene kadar. Bilinmezdi, belki de sadece öyleydi, cevabı yoktu; cevapsız nedenler... ​Bunlardan o kadar çok sıkıldım ki! Başta Tanrı kavramı ile başlayan sayısız tartışma, konuşmalar, birkaç kere fikir değişikliği ve hâlâ devam eden bilinmeyen bir süreç... Çünkü nedenlere sabit bir cevap bulamıyorum. Binlerce farklı fikir, anlamayı zorlaştıracak kadar sarmal düşünceler, konular... Uzaktan baktığında bir şeyler var olmuş, öyleyse var demek. Bir neden olsa da diğer tüm nedenler hep bir sorun olacak. Belki de bu yüzden hiçbir zaman tam olarak doğruyu anlayamayacağız. Umarım bu süreçte biraz da olsa doğruya yaklaşabiliriz.
Duygu ve Düşünce
"Əsrlərin taleyi bir saniyəyə belə sığarmış".
Stefan Sveyqin bu kitabda bəşəriyyət tarixinin taleyini dəyişdirən 14 müxtəlif hadisəni axıcı üsulla təsvir etməsi həqiqətən möhtəşəmdir. Xüsusilə də İstanbulun fəthindəki o unudulmuş olan Kerkaporta qapısı detalı və ya Vaterlooda Qrouşinin qətiyyətsizliyinin bütün dünyanın taleyini necə dəyişdiyini oxumaq çox həyəcanverici idi. Sveyq sübut edir ki, bəzən əsrlərin taleyi sadəcə bir neçə saniyədən asılı ola bilər. Lakin kitabı oxuyub bitirəndə niyə 10 yox, 7 bal verdiyimi də açıqlayım. Sveyq hadisələrə bir tarixçi kimi yox, tam bir yazıçı kimi yanaşıb. Bu da o deməkdir ki, O, elmi faktlara və sənədlərə yox, daha çox hekayəyə, duyğulara və bədii gözəlliyə önəm verib. Bəzi hekayələr isə digərlərinə nisbətən tempi çox aşağı salırdı və eyni maraqla oxunmurdu. Ümumilikdə pis bir kitab deyil, tarixin quru faktlarından sıxılanlar üçün əla seçimdir. Amma bu kitab Stefan Sveyqin mənim üçün ən möhtəşəm, ən pik nöqtədə olan əsəri ola bilmədi.
Düşünce
Reklam
Reklam