Dört eş sınırı aslında sadece nikahlı/hür kadınlar için geçerli olan bir üst sınırdı. Hukuk sistemi, büyük imparatorluk realiteleriyle karşılaştığında iki çok rasyonel kapı kullandı. Biri Dört Halife ve sonraki hanedanların uyguladığı "ardışık çok eşlilik" ve "cariyeli sistem", diğeri ise Osmanlı’nın bunu zirveye taşıyarak tamamen kurumsallaştırdığı "Harem-Cariye" modeliydi. Dört Halife (Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali) ve sonrasındaki Emevi/Abbasi halifeleri, şeriatın "aynı anda en fazla 4 nikahlı eş" kuralını hiçbir zaman çiğnemediler. Ama bu kural onların hayatları boyunca sadece 4 kadınla evlendiği anlamına gelmiyordu. İki temel formül uygulandı. İslam hukukuna göre bir erkek, mevcut 4 eşinden birini boşadığında ya da eşi vefat ettiğinde kontenjanda anında boş yer açılırdı. Örneğin Hz. Ali’nin hayatı boyunca toplamda 8 veya 9 evlilik yaptığı rivayet edilir ama hiçbir zaman aynı anda evli olduğu kadın sayısı dördü geçmemiştir. Siyasi ittifak ihtiyacına göre biri boşanır, yerine yeni bir kabilenin kızı nikahlanırdı. Kur'an'daki sınırlar hür kadınlar içindi. Savaş esiri veya satın alma yoluyla elde edilen cariyeler için hukuken bir sayı sınırı yoktu. Halifeler, saraylarını yüzlerce cariyeyle doldurabiliyorlardı. Bu cariyelerden çocuk doğuranlar "Ümmü Veled" (Çocuk Annesi) statüsü kazanır, satılamaz hale gelir ve halife öldüğünde otomatik olarak özgür kalırdı. Abbasi halifelerinin neredeyse tamamı (Harun Reşid dahil) hür kadınlardan değil, bu cariye annelerden doğmuştur. Osmanlı, Abbasi ve Selçuklu’dan devraldığı bu sistemi aldı ve dünyada eşi benzeri görülmemiş, tamamen devlete has bir "güvenlik mekanizması" haline getirdi. Fatih Sultan Mehmed döneminden sonra Osmanlı padişahları (istisnalar hariç) hür ve soylu kadınlarla nikahlanmayı tamamen bıraktılar. Saraydaki tüm
Tarih
Fairuz denen adamı biri durdursun. Şarkıları beni mahvediyor...
Sonra adam gidip unutuyor kızı, Ve kız kışla birlikte eriyip bitiyor... Ben, Seni yazın sevdim. Ben, Seni kışın sevdim. Ben, Seni yazın da bekledim. Ben, Seni kışın da bekledim.
Müzik
Reklam
Türkiye'de tarihsel olarak çevreye (periferiye) itilmiş, travmatik hafızaya sahip gruplar için modern seküler kurumlar (parti genel merkezleri, belediyeler, sendikalar) hiçbir zaman sadece "seçim kazanma araçları" olmamıştır. Semantik kökenine indiğimizde, bu yapılar kolektif bilinçaltında birer "kışla" veya "korunaklı mahalle" olarak kodlanır. Batı tipi siyaset bilimi, bir siyasi aktörün rasyonel hedefinin "oy oranını artırmak ve iktidara gelmek" olduğunu varsayar. Ancak bu klikler için asıl rasyonel hedef, dışarıdaki güvensiz dünyaya karşı "mevcut sığınağın tapusunu kaybetmemektir." Bu psikolojiye göre; dışarıdan gelen, sağa veya merkeze açılma potansiyeli olan "yabancı" bir aktörün (örneğin İmamoğlu’nun) liderliğinde %35 oy alıp iktidar ortağı olmaktır riskli bir kumardır. Bunun yerine, tamamen kendilerinin kontrol ettiği, iç hiyerarşisini kendilerinin belirlediği %10’luk bir "kurumsal getto" çok daha güvenli, öngörülebilir ve konforludur. Bahsettiğimiz o "inanılmaz kin" veya bitmek bilmeyen rövanşizm hissi, İbn Haldun’un asabiyye (grup dayanışması) kavramıyla doğrudan ilişkilidir. Yüzyılların getirdiği kuşatılmışlık hissi, grup içi sadakati tek ahlaki kriter haline getirir. Bu yapının gözünde, değişim talebi veya rasyonel eleştiri sadece bir fikir ayrılığı değildir; doğrudan kalenin kapısını düşmana açmakla eşdeğer bir "ihanet" semantiğiyle karşılanır. Kemal Kılıçdaroğlu veya Deniz Baykal gibi figürlerin, tabandan yükselen o devasa öfkeye ve seçim yenilgilerine rağmen sergiledikleri o "duyarsız" sükunetin arkasında bu inanç yatar. Onlar partiyi değil, tarihsel bir emaneti "içerideki yabancılara" karşı koruduklarına inanırlar. En trajik nokta burasıdır; bu defansif klik, kaleyi içerideki rakiplerine (İmamoğlu/Özel) kaptırmaktansa, kalenin dış duvarlarını doğrudan
1000Kitap
Herkes bahardan faydalanmanın peşinde kimse bahar getirme peşinde değil, kışla ayazla mücadele eden yok, garibana sırt veren yok. Bahar bedava çünkü. Kış öyle mi? Emek ister, baharın çiçekleri.. kimse çayıra su vermez, gübre vermez. Herkes çiçek koparmaya koşar çayıra.. O çiçek bir arının, bir kuşun, bir böceğin nevalesi. Sen o çiçeği aşkta kullanamazsın.. dünyadasın sayısı fazla çiçek açıyor, kendin bile yetiştirebiliyorsun ama sayısı belirsiz çiçekçi var dünyada. Duygular bile ticari. Sevmek kartla artık. Dijital sığırlığın baharı, kapital çayırların pazarı.
hükümsüzdü hayat/
/ tuttum dilsiz harflerin elinden bir duanın avucuna mühürledim. hükümsüzdü zembereği kırık saatler, zaman, yaşamak illetinden azade. servi ağacının kökleriyle derinlere uzanıp, külünü bıraktım yangın artığı düşlerin. kışla caddesinden saldım ruhumu usumda ki susu denize yasladım. / ...özlem/ mayıs~ Özlem Çay
Şiir
Arkadaşımla dışarda otururken birden yağmur yağmaya gök gürlemeye başladı. Hava öyle güzel öyle sıcaktı ki beklemiyorduk. Sonra arkadaşım "kışla yaz ayrılıyor derler" dedi. Çok anlamlı geldi bana. Gök gürlemeyi kesti bir süre sonra rüzgar çoğaldı. Şakır şakır yağmur başladı.Kış son kez ağladı belki. Ben de son kez ağlayacağım bu gece.
1000Kitap
Reklam
Reklam