Türkiye'de tarihsel olarak çevreye (periferiye) itilmiş, travmatik hafızaya sahip gruplar için modern seküler kurumlar (parti genel merkezleri, belediyeler, sendikalar) hiçbir zaman sadece "seçim kazanma araçları" olmamıştır. Semantik kökenine indiğimizde, bu yapılar kolektif bilinçaltında birer "kışla" veya "korunaklı mahalle" olarak kodlanır. Batı tipi siyaset bilimi, bir siyasi aktörün rasyonel hedefinin "oy oranını artırmak ve iktidara gelmek" olduğunu varsayar. Ancak bu klikler için asıl rasyonel hedef, dışarıdaki güvensiz dünyaya karşı "mevcut sığınağın tapusunu kaybetmemektir." Bu psikolojiye göre; dışarıdan gelen, sağa veya merkeze açılma potansiyeli olan "yabancı" bir aktörün (örneğin İmamoğlu’nun) liderliğinde %35 oy alıp iktidar ortağı olmaktır riskli bir kumardır. Bunun yerine, tamamen kendilerinin kontrol ettiği, iç hiyerarşisini kendilerinin belirlediği %10’luk bir "kurumsal getto" çok daha güvenli, öngörülebilir ve konforludur.
Bahsettiğimiz o "inanılmaz kin" veya bitmek bilmeyen rövanşizm hissi, İbn Haldun’un asabiyye (grup dayanışması) kavramıyla doğrudan ilişkilidir. Yüzyılların getirdiği kuşatılmışlık hissi, grup içi sadakati tek ahlaki kriter haline getirir. Bu yapının gözünde, değişim talebi veya rasyonel eleştiri sadece bir fikir ayrılığı değildir; doğrudan kalenin kapısını düşmana açmakla eşdeğer bir "ihanet" semantiğiyle karşılanır. Kemal Kılıçdaroğlu veya Deniz Baykal gibi figürlerin, tabandan yükselen o devasa öfkeye ve seçim yenilgilerine rağmen sergiledikleri o "duyarsız" sükunetin arkasında bu inanç yatar. Onlar partiyi değil, tarihsel bir emaneti "içerideki yabancılara" karşı koruduklarına inanırlar. En trajik nokta burasıdır; bu defansif klik, kaleyi içerideki rakiplerine (İmamoğlu/Özel) kaptırmaktansa, kalenin dış duvarlarını doğrudan