O körpe yaratıkların doğasındaki hoyrat gücü ve tutkuları dizginleyerek söküp atmak, bunların yerine devletçe saptanmış sıradan ideallerin fidelerini dikmek bir öğretmenin hem görevi hem devletçe kendisine buyur edilip verilmiş mesleğinin yükümlülüğüdür. Şu anda halinden memnun ve çalışkan kaç memur ve vatandaş okul denen kurumların bu yoldaki çabaları olmasaydı kararsızlık içinde bocalar, bir fırtına gibi oradan oraya esip durur, hayallerle uğraşan biri olup çıkardı kimbilir?
İçlerinde bir şey vardır gençlerin, vahşi ve kural tanımayan, uygarlığa ters düşen bir şey, ilkin bunun sökülüp atılması gerekir; tehlikeli bir alev vardır, ilkin bunun bastırılması, ayaklar altında çiğnenerek söndürülmesi gerekir. Doğanın yarattığı haliyle insan sağı solu belli olmayan, içyüzü kavranamayan netameli bir varlıktır. Bilinmedik dağlardan, bayırlardan kopup gelen bir seldir adeta, balta girmemiş bir ormandır, ne bir yol geçer içinden, ne bir düzene sahiptir. Nasıl balta girmemiş bir ormanın ağaçtan yana biraz hafifletilmesi, bir temizlik işleminden geçirilerek belli sınırlar içinde tutulması gerekiyorsa, okulun da doğal insanı ilkin parçalayıp dağıtması, dize getirmesi ve zor kullanarak onu belli sınırlar içine hapsetmesi gerekir. Okulun görevi, üst makamlarca benimsenmiş ilkelere uygun olarak insanı toplumun yararlı bir üyesi yapmak ve onda kimi özelliklerin ortaya çıkmasını sağlamaktır; öyle özellikler ki, ilerde geliştirilip mükemmelleştirilmeleri okulda titizlikle sürdürülmüş kışla eğitimini tamamlayıp bütünlesin, tepesinde bir taç gibi oturup süslesin onu.
Herr Joseph Giebenrath’ın oğlu Hans ne de güzel bir gelişme göstermişti: Avarelikleri ve oyunları kendiliğinden bir yana bırakmıştı adeta; ders sıradaki o sersemce gülmeleri çoktan geçmişe karışmış, bahçede oyalanma, tavşan
Gülcemal, Sarayburnunu dolanmak üzereydi." Gülcemal karı adı..Kim takmış acaba bunu buna? Kodamanlardan biri elbet! Kızının adıysa olağan! Ama kapatmasının adıysa ,kıyak! Aşk olsun.
Gemi kaybolunca her şey başarıyla olmuş bitmiş gibi ferahladı.
Çamlıca,ya,Üsküdar,ın ahşap yığınına,Selimiye Kışla,sına,Haydarpaşa Garı,na ,Mühürdar,a Adalar,a kadar bomboş uzanan durgun denize,dünyanın en büyük,en uzun ömürlü iki imparatorluğuna merkezlik eden Topkapı Sarayı,nın yeşilliğine bunun ortasında dinç yaşlılığının haklı gururu ile kabarmış Ayasofya,ya bir zaman daldı.
Kışla da zaten. Herkes bütün dizi seyircileri. Gizli aşk mektubu yazarıydı bir şekilde. Mecburen ne yapabilirlerdi ki başka. Bir hayatta kalma biçimiydi, bu çok aşık oldukları için değildi. Hayır, insan bir taş bulup ona aşık olabilirdi, burada ruhen hayatta kalma içgüdüsünün doğal bir sonucuydu. Bu oldukça normal bir şeydi yani.
“Tanrım! Bakıyor ve yarattığın dünyayı inceliyorum, hiç de doğru bulmuyorum; açık açık söylüyorum doğru bir dünya değil bu. Yoğurup kendi görüntünde yaptığın söylenen insanları inceliyorum. Böyle misin Efendim, bu insanlar gibi misin? Yeryüzü bizleri dikenli tellerle çevirip içine tıktığın bir kışla, arada bir denetlemeye gelerek en iyi olanı seçip öldürdüğün bir toplama kampı mı?”
"Bilinçdışı bir dil gibi yapılandırılmıştır," der bize Lacan. Elbette! Fakat kim tarafından? Aile, okul, kışla, fabrika, sinema tarafından, özel durumlarda da psikiyatri ve psikanaliz tarafından. Bilinçdışı sabitlendiğinde, semiyotik ifade biçimlerinin çokanlamlılığı ezildiğinde, belli bir semiyolojik makineye bağlandığında, evet, o zaman bir dil gibi yapılandırılmış olur.