Alıştığımızdan farklı olarak üç kuşak kadının değil, üç kuşak erkeğin -büyükbaba, baba, oğul- birbirlerine bıraktığı psikolojik ve fizyolojik şiddetin mirasını okuyoruz kitapta.
Kitabın ilk kısmında, ilk insanların yaşamından ve ölümünden bahsedilirken, çocuğunu kaybetmiş ve mezara vermiş bir anne için “belki bir tek anne omzunun üzerinden, aniden bir tepenin gölgesinde kalan parlak tümseğe son bir kez bakacak” şeklinde yazılmış. Aynı betimleme, kitabın sonunda, bu sefer, annesini kaybeden bir çocuğun, omzunun üzerinden geriye dönüp annesinin mezarına bakması ile tamamlanıyor. Bu detayların birbirleri ile bağlanması beni gerçekten etkiledi.
Tüm kitap boyunca, karakterlerin duygu durumlarını, sözlerden çok, hareketlerin detaylarından çıkarıyoruz. Öyle ki, uçuşan bir toz parçası bile bu kısa kitapta yer bulmuş. Adeta, diyalogların çok olmadığı, birden fazla fotoğraf karesinden oluşan iyi bir sanat filmi izliyoruz hissi verdi kitap bana. Yine, anlatım tarzı olarak yazarın, karakterlerine özel bir isim vermemesinin, karakterlerinden “baba, anne ve oğul” olarak bahsetmesinin nedeninin, karakterleri kişileştirmeden ama kişilik tespitleri de yaparak daha evrensel kıldığını düşündürdü. Ayrıca kayaç türlerine dair bilmediğim bir çok kelimeyi de öğrenmemi sağladı. Kitaptaki “anne” karakteri ile Andrew Wyeth’nin “Christina’s World” tablosundaki kadının özdeşleştirilmesi hususunun da bilinçli olarak tercih edildiğini ve okurun düşünde “anne”nin kişileştirilmesine yardımcı olduğunu düşünüyorum.
Kitap benim için ikinci yarısında ivme kazandı. Bu ivmenin sebebi, babanın, kendi babasından devralıp terekesinde getirdiği psikolojik şiddetin, zamanla, hem eşine hem de oğluna yönelik fiziksel şiddete dönüşmesi ve beklenmeyen ama tahmin edilebilen bir sonla bitmesiydi. Hem evrensel olan