Alef bir öykü kitabı değil, bir bilinç karmaşası ve mitolojik bir labirent. Ancak bu labirentte kaybolmak, hem kitabın sunduğu büyüleyici dilin cazibesi hem de içerdiği yoğun anlamlar nedeniyle bir okur için keyifli olduğu kadar yorucu bir deneyim. Metinleri okurken, zaman zaman kendimi Borges’in zihni kadar geniş bir bilgi dünyasına sahip olmadığım için yetersiz hissettim. Öykülerde karşıma çıkan her mitolojik ve tarihi karakter, her felsefi göndermede duraklamam gerekti. Borges’in satır aralarında sakladığı bilgi, o kadar yoğun ve katmanlıydı ki, bir sayfayı anlamak için günlerimi vermem gerekmiş gibi hissettim. Hikayeleri anlamak için derin bir felsefi ve tarihsel bilgiye sahip olmak gerektiği açık, bu da beni defalarca araştırmaya ve düşünmeye itti; ama yine de eksik kalmanın verdiği bir huzursuzluk vardı.
Buna rağmen, Borges’in dili inanılmaz etkileyiciydi. Yetersiz kaldığım yerlerde bile, sözcüklerin ahengi, cümlelerin güzelliği beni hikâyelerin içinde tutmaya devam etti. Borges, kelimeleri yalnızca birer ifade aracı olarak değil, aynı zamanda estetik birer nesne olarak da kullanıyor. Bu yüzden, anlamadığım bir gönderme bile, kendi içinde bir anlam yaratıyordu. Kitabı bitirdiğimde, anlamadığım onca şey olmasına rağmen, Borges’in yarattığı dünyanın derinliğinde kaybolmuş olmanın zevkini hissettim. Bu yüzden, belki de Borges’i tam olarak anlamak gerekmiyor; anlayamayacağını da kabullenmek gerekiyor.