Eser sevdiğim ve takip ettiğim bir yazarın tavsiye ettiği bir eserdi. Adını ilk duyduğumda, çok ilgimi çekmişti, 'Aşk Ahlakı'... Aşk'ında riayet edilmesi gereken kuralları mı vardı? Peki aşk itaat ettiğinde, geriye ne kalırdı. Çok geçmeden anladım ki Aşk'a hiç bir şey dayatmıyor bu eser. Aşk'ın muazzam doğasından söz ediyor, varolan yüksekliğinden dem vuruyordu. Olması gerekenden değil, olmaması gerekenden, bilinmesi gerekenden değil, unutulması gerekenden bahsediyordu.
Hilmi Ziya Ülken müthiş bir usluba ve birikime sahip, ilk andan itibaren o kadar şaşırttı ki bu beni, şimdiye dek duymamış olmanın üzüntüsünü hissettim. Kendisi ordinaryüs profesörmüş fakât ilmi ezberden ve bilineni daha bi bilmekten ötede... Düşüncelerinin ilk ağızdan çıktığı o kadar bariz ki, onları tutuşturan binlerce uykusuz gecenin ve ciddi bir emeğin varlığını seziyorsunuz.
Ülken evvela, arzularınızı, duygularınızı ne diye yok sayacakmışsınız ki diyor. Burada bir duraksıyorum, nasıl yani diyorum, devam ediyor. Ne diye ihtiraslarınızı görmezden gelesiniz, onlar sizin tek dayanağınız... Yok artık diyecekken, yazar dağılan okurun bütün önyargısını darmadağın ediyor. Ve diyor ki, ey okur, sana sen lazımsın! Evet ruhun var amenna ama ona sahip olabilmen için, onu yönetebilmen için, önce ihtiraslarını aşkın değirmeninde öğüt. Bunun için de ihtiraslarını tanı, sev, dinle...Kendine bir ceset muamelesi yapma, isteklerinle anlaşmadan, onlardan kurtulmanın hayalini kurma. Kirlilik dereceni ölçmeden arınmanın vaazını etme. Vazgeç kendine zulmetmekten. Çünkü sen bir cevhersin, nelerin üstesinden gelebileceğini, nasıl büyük düşünebileceğini farket ve küçük savaşların enerjinden çalmasına izin verme...
Küçük sevgileri feda et, küçük hazları, küçük elemleri feda et... Özetle patikaları değil dağ yolunu düşle,