Bilge Nathan’ı bitirdiğimde aklımda kalan en net düşünce şu oldu, “Bir dakika… ben şimdi babamla kardeş miyim?”
Oyun boyunca din, kimlik ve hoşgörü üzerine kurulan ciddi tartışmalar, finalde herkesin bir şekilde akraba çıkmasıyla tuhaf bir noktaya varıyor. Bu durum bana hem şaşırtıcı hem de biraz komik geldi. Sanki Lessing, “hepimiz kardeşiz” mesajını mecazla değil de gerçekten herkesin soyunu birbirine bağlayarak anlatmak istemiş gibi.
Lessing’ i anlayabiliyorum çünkü herifin yaşadığı dönemin katı Alman ahlakçılığı, onu derinden etkilemiş ve insanların eşitliği ve özellikle de düşünce özgürlüğünün her insan için vazgeçilmezliğini savunmasına sebep olmuştur.
Kitabın sonuna geldiğinizde, “Aman tadımız kaçmasın Lessing Bey.” diyorsunuz. Kitabı kapattıktan sonra, “Ben şimdi babamla kardeş miyim..?” diye de düşünmedim değil.
Çok beğendim, özellikle yüzüklerin, tek tanrılı dinlerin, hikayesini:
Selahaddin, Nathan'ı yanına çağırıyor ve ona üç tek tanrılı dinden hangisinin gerçek olduğunu düşündüğünü soruyor. Ve Nathan şöyle açıklıyor:
Bir adam, değerli bir aile yadigârına sahip. Bir eşsiz yüzük. Eğer sahibi onu özveri ile takarsa, takan kişiyi Tanrı ve İnsanlık nezdinde kabul kılma yeteneğine sahip. Bu yüzük, babadan en çok sevdiği oğluna nesiller boyunca aktarılır. Ancak bir gün bir babanın üç oğlu olur ve hiçbirini kayırmak istemez. Bu yüzden çok marifetli bir kuyumcuya yüzüğün üç tane birebir kopyasını yaptırır, yüzükleri oğullarına verir ve üçünede yüzüğünün gerçek olduğuna dair güvence verir.
Babalarının ölümünün ardından oğulları, üç yüzükten hangisinin gerçek olduğunu öğrenmek için mahkemeye giderler. Ancak hakim bunu tespit edemez. Üç evlada, gerçek yüzüğün yeteneğini, mucizesini hatırlatır. Ancak bu etki üçündede belirgin görülmedigi için, bu gerçek yüzüğün kaybolduğu anlamına gelir. Yargıç oğullara her birinin kendi yüzüğünün gerçek olduğuna inanmasını tavsiye eder. Babaları üçünü de eşit derecede seviyor ve bu nedenle geleneğin gerektirdiği gibi birini kayırıp diğer ikisini gücendirmeye dayanamamıştır. Eğer yüzüklerden biri gerçek ise, gelecekte yaratacağı söylenen etkiyle gösterilecektir.
Her şeyden önce insan olduğumuzu anlatan, tekrar tekrar okunabilecek bir eser... Shakespearein şiirsel anlatımındaki o tadı; Yahudi bilge, Hristiyan şövalye, Müslüman Sultanın, 3 dinin bir arada bulunduğu Kudüs'te geçen hikayesinde bulabilirsiniz...
Gotthold Ephraim Lessing (22 Ocak 1729 - 15 Şubat 1781), Alman yazar, filozof, gazeteci ve Alman Edebiyatının ilk önemli eleştirmenidir. Aydınlanma Çağı'nın önde gelen temsilcilerindendir. Antik Yunan ve Roma eserlerini taklit etmek yerine, William Shakespeare'nin eserlerini temel alarak, özellikle dramaüzerine yoğunlaşmış ve 1779 yılında, son büyük dramı olan, Haçlı Seferleri sırasında Kudüs'te geçen olayda Musevilik, Hristiyanlık ve İslam'ı simgeleyen "üç halka" konusunu ele aldığı, dinsel bir sorgulama niteliğindeki Bilge Nathan'ı (Nathan der Weise) yazarak; güçlü bir savunucusu olduğu aydınlanma felsefesini, aklın kullanılmasını etkili bir biçimde ifade etmiştir. Bıraktığı eserlerle, "Milli Alman Edebiyatı"nın gelişimini hızlandıracak bir zemin oluşturmuştur.
Lessing Saksonya eyaleti'nde küçük bir kasaba olan Kamenz'de dünyaya geldi. Babası bir papaz ve dini yazılar yazan Lessing, Kamenz'deki Latin okulu (1737) ve Meissen'deki Fürstenschule St. Afra okulunu bitirdikten sonra (1741)Leipzig'de 1746-1748 yılları arasında Leipzig'de teoloji ve tıp eğitimi aldı. 1748 - 1760 yılları arasında Leipzig ve Berlin'de yaşadı ve Vossische Zeitung isimli gazetede editör olarak çalıştı. 1752 yılında Wittenberg'de yüksek lisans yaptı ve 1760 - 1765 yılları arasında Breslau'da (bugün Wroclaw) General Tauentzien'in sekreteri olarak çalıştı. 1765 yılında Berlin'e döndü; ancak 1767 yılında Hamburg'da drama yazarlığı veMilli Alman Tiyatrosu'nun danışmanlığını yaptı. Orada, eşi Eva König ile tanıştı.