Nabokov’un ilk dönem eserlerinden olan ve okuruna farklı, şaşırtıcı bir okuma zevki sunan “Cinnet” bence daha fazla tanınmayı hak ediyor.
Kimi başarılı yazarların sansasyon yaratmış, popüler olmuş, hatta sinemaya uyarlanmış tek bir eserleri maalesef üzerlerine yapışır ve kontrolleri dışında bir algı yaratır ya; yazarı bir gölge gibi, artık isteseler de değiştiremeyecekleri bir kimlik gibi takip eder, diğer başarılı eserlerini gölgelerler. Nabokov’un da bu talihsiz gruptan olduğunu düşünürüm hep. Popüler olan ve sinemaya uyarlandıktan sonra çok daha fazla tanınan “Lolita”sı sayesinde -ya da “Lolita”sı yüzünden demeliyim- üzerine yapışan algı -ki pedofili, nevrotik ve sapık kahramanını yazar ile bütünleştiren cahil okuyucu kitlesi nedeniyle pek de pozitif bir algı olduğu söylenemez- Nabokov’un pek çok başarılı eserinin önüne geçmiş durumda bence. Halbuki Nabokov, benzer kaderi paylaştığını düşündüğüm Salman Rushdie gibi, çok daha derin, zengin, yaratıcı ve keyifli bir okuma serüveni sunuyor okurlarına.
“Cinnet” hem konusu, hem de basım öyküsü ile ilgi çekici bir roman. Rusya’da 1934’te tefrika edilmiş ve yazarın kendisi tarafından 1937’de İngilizceye çevirilerek tekrar yayınlanmış bu roman Nabokov’a sadece 40 Euro eşdeğeri Mark kazandırmış. Okuyucularca anlaşılmayan, eleştirmenlerce beğenilmeyen hikayedeki kahraman o kadar sinir bozucu bir karakter ki, Nabokov’un İngilizce tercümesini yaptırmak için başvurduğu çevirmen “Cinnet”i, konusunu tasvip etmediği için, çevirmeyi reddetmiş. Nabokov müstehzi karşılamış durumu: “Zannediyorum gerçek bir itiraf olabileceğinden şüphelendi.”
Romanın kahramanı Hermann’ın laneti bunlarla da sınırlı kalmamış; romanın neredeyse tüm kopyaları İkinci Dünya Savaşı bombardımanları sırasında Almanya’da kaybolmuş.
“Cinnet diğer kitaplarımın