Diyalektik İmgelem (Frankfurt Okulu'nun Tarihi ve Çalışmaları 1923- 1950)

·
Okunma
·
Beğeni
·
92
Gösterim
Adı:
Diyalektik İmgelem
Alt başlık:
Frankfurt Okulu'nun Tarihi ve Çalışmaları 1923- 1950
Baskı tarihi:
2014
Sayfa sayısı:
480
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755399454
Kitabın türü:
Orijinal adı:
The Dialectical Imagination
Çeviri:
Sevgi Doğan
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ayrıntı Yayınları
Karanlık ile aydınlık arasındaki savaş, insan denilen varlık var olduğu sürece devam edecektir. Karanlığa rağmen varolma çabaları ise, aydınlığa duyulan inanç ve umutla başarıya ulaşır. Institut für Sozialforschung [Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü], bilinen adıyla Frankfurt Okulu, karanlık bir çağa girilmeden ortaya çıkmış ve karanlık çağın içerisinde varlığını, teorik çalışmalarıyla ayakta tutmayı başarabilmiştir.

Enstitü, kendinden önceki sistemleri, filozofları, felsefi gelenekleri ve teorileri eleştirmek suretiyle ilerleyen, Hegelci ve Marksist kökenlerine bağlı kalarak diyalektik bir yöntem sunan Eleştirel Teori’yi geliştirmiştir. Döneminin sorunlarına duyarsız kalmamış, felsefeden sanata, edebiyata, sosyolojiye ve ekonomiye kadar faklı alanlarda disiplinler arası araştırmalar yapmıştır. Marksizmi psikanalizle bütünleştirmek suretiyle dönemin “otorite” anlayışını ve “otoriter” kişilik tiplerini analiz etmiş ve böylece o zamana göre radikal olarak nitelendirilebilecek bir çalışma ortaya koymuştur.

Horkheimer, Adorno, Marcuse ve Enstitü’nün bir türlü üyesi olamayan ama çalışmalarıyla katkı sunan Benjamin gibi Enstitü’ye mal olmuş isimlerin yanı sıra, Lukács, Gramsci, Bloch, Sartre, Merleau-Ponty gibi öznelciler, kariyerlerinin ilk yıllarında Enstitü’nün çalışmalarında etkili olmuştur. Eleştirel bir yolla ilerleyen Enstitü, yirminci yüzyıl felsefelerini eleştirmiş, varoluş felsefesinden yaşam felsefesine, fenomenolojiye kadar birçok felsefi alana el atmıştır.

Bilimsel ve akademik araştırmaların merkezi olması gereken üniversitelerin, gittikçe bu hedeflerin dışına çıktığı bir çağda, Enstitü üzerine derin tarihsel ve teorik bir inceleme sunan bu çalışma, bilhassa sosyal bilimler alanındaki araştırmaların ideal yapısını gözler önüne seriyor. Ekonomik anlamda bağımsız bir yapıya sahip olan Enstitü, Marksizmin yeniden yorumlanması ve eleştirilmesiyle, disiplinler arası araştırmalarla, toplum ve kültür eleştirileriyle, aslında üniversitelerin nasıl olması gerektiğini gösteriyor bize.

Elinizdeki bu çalışma diyalektik imgelerle dolu bir serüveni bütünlüklü tarihsel ve felsefi bir tarzda açıklayarak, Enstitü’nün çalışmalarına gerçek değerini bir nebze de olsa verme çabasındadır. Avrupa’dan Atlantik’in öte tarafına kadar uzanan Eleştirel Teori, gücünü hâlâ eleştirel bir teoriye duyduğumuz ihtiyaçtan ve bize öğreteceği daha çok şeyin olduğunu gösteren tarihinden almaktadır.
480 syf.
·13 günde·Beğendi·8/10
Birkaç zamandır bulduğum ilk fırsatı gole çevirmek adına öyle ya da böyle okuduğum kitabın ilk faydasını bir türlü konumlandıramadığım eleştirel teorinin muhtevasına yönelik hatırı sayılır fikir edinerek gördüm. Gerçi eleştirel teorinin eleştirisini de yapmak da içimden geçmiyor değil ama, o vazifeyi şimdilik Rıdvan Şentürk hoca üstlenmiş. Bize feyz almak düşer. Onun yerine meşhur eleştirel düşüncenin doğuşunu çok kabaca ele alarak kitabı da tanıtmış olalım.

Ortaya çıkışının köklerini Weimar Almanya’sında bulduğumuz, içerisinde bulunduğu toplumsal yapının ve zamanın ruhunun izlerini de taşıyan Eleştirel Teori, yöntemini diyalektiğe dayandıran düşünce ekolüdür. Martin Jay’in, bilhassa ilk kuşak teorisyenleriyle de yakından etkileşim içerisinde bulunarak hazırladığı metinde, Eleştirel Teorinin tohumlarını, çalkantılı süreçlerin, bir yandan eleştirel olmayı diğer yandan da sıkı bir “negatif” olma tutumu benimsemek arasındaki sancılı sürecin içerisinde de bulabiliriz. Negatif tutumdan kastın devrimci mantığı kapsadığını söylemekle birlikte, metnin çabasının Eleştirel Teorinin doğuş sürecini ve devam eden tarihsel süreçte ekolü temsil eden teorisyenlerin benimsedikleri düşünce dünyasına bir çeşit gözlemi kapsadığını da söylemek gerekir. Bu gözlem, beraberinde Frankfurt Okulu’nun fikirsel mücadelesini içerdiği gibi, bazı noktalarda karşıt cepheyi oluşturan fikirlerin de muhtevasına yönelik olacaktır.

Martin Jay, teorinin özünün “kapalı sistemlere karşı antipati duyma” olduğunu ilan ederken, Okulun, daha çok Sol Hegelcilerin kuvvetle savunduğu görüşler karşısında ayakta kalma mücadelesinden söz eder. Esasen bu mücadele bir yandan 1840’ların bilime mutlak vurgu yapan Hegelci bakış açışı ile, Hegel’in yalnızca diyalektik yöntemini benimseyip onu materyalist yöne çevirmeye çabalayan Frankfurt Okulu teorisyenlerinin tutundukları görüşü sistemleştirme gayretlerinden ibaretti. Diğer yandan Eleştirel Teorinin gayreti, aktörlere eleştirel bir kavrayış kazandırma iddiasıyla yol alan ideolojilerin yol açtığı yanılsamalara karşı yine aynı eleştirel metotla –fakat içkin bir yasa ile- karşı durmaktı. Özgür ve kendi kendisini belirleyebilen zihin dünyasına sahip bir toplum yaratma ideali, totaliter her toplum ve/veya sisteme karşı duyulan korkuyu da pekiştirmişti. Jay’in iddiası, Eleştirel Teorinin verdiği mücadelenin anlaşılma önkoşulunun yine onun kendi koşullarını anlamakla mümkün olduğu üzerinedir. Böylelikle, en yalın haliyle bilgiyi fetişleştirmenin karşısında onu onu eleştirel bir araca çevirmenin de önü açılacaktı.

Bilgiye dayalı fenomenleri topluma uyarlama gayreti, beraberinde bir dizi sorun getirmişti. Bu sorunların daha çok metodolojik sorulara dayanması, diyalektiğin özünün Hegel’den mi yoksa Marksist toplum teorisine mi dayanacağına dair çekişmeyi de canlı tutuyordu. Ancak Hegelci diyalektik yöntemin benimsenmesiyle oluşturulan eleştiri metodu, eleştirel teorisyenleri Sol Hegelcilerin kaygılarına geri dönmekten alıkoymuyordu. Eleştirel Teorinin doğuşuna hazırlık süreci kabul edilen Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü, Marksizmin kaybettiği itibarı geri kazandırma görevini üstlendiğinde –en azından kısa bir süre boyunca- her iki ekolü birbirinden ayıracak keskin sınırlar da muğlak kalmıştı. Ne var ki devam eden süreçte kendisini klasik Alman idealinin sarsılmaz temsilcisi sayacak olan Sol Hegelcilere karşılık, Hegel ve Kant’ta ayrılan Frankfurt Okulu da temel dayanağını da netleştirmiş oldu.
Martin Jay, yukarıdaki kısa ve kronolojik olmayan sürece kadar Eleştirel Teorinin doğuşunu Yeni-Marksist gelenek ile ele alır. Bunun karşısına da bir yandan keskin bir cephe olarak, diğer yandan da geleneği besleyebildiği yanıyla Sol Hegelcileri diker. Ne var ki bütün farklılık yalnızca oluşan cephelerde değil, tarihin herhangi bir yerinde ve zamanında meydana gelen olayların kendisinde de olacaktı.

Eleştirel Teori, kendisini bir grup rakibe karşı savunmak zorunda olduğu gibi, fikirlerinin cereyan ettiği döneme karşı da savunma yapmak zorundaydılar. Sol Hegelcilerin ideallerini tasarladıkları yer kapitalist modernleşmenin hissedilmeye başlandığı Almanya’ydı. Buna karşın, Frankfurt Okulu’nun yazdığı dönem ise kapitalizmin Batı’daki temsilcilerinden olma durumuna erişen Almanya’ydı. Benzer şekilde Sol Hegelciler için üzerinde diledikleri gibi çıkarımda bulunabilecekleri birkaç ütopya varken, Frankfurt Okulu’nun karşısında başarıya ulaşmış bir Sovyetler Birliği örneği vardı. Bununla birlikte ilk dönemin eleştirel teorisyenlerinin devrimci ruh üzerindeki ısrarları, işçi sınıfına yoğun atıfta bulunmalarını sağlamıştı. Fakat sonraki süreçte devrimin taşıyıcısı konumunda olan işçi sınıfının beklenmedik tutumu bir de kapitalizmin karşısında durmasıyla birlikte otoriter bir yapı oluşturan Sovyetler Birliği eklenince, eleştirel teoriyi yeniden revize etmeye götürdü. Bu süreç için Martin Jay “aşkınlık” ifadesini kullanır.

İyi bir toplum idealinin tesadüfi hükümlerin eseri mi yoksa aktif bir özne olarak inşa edilmenin ürünü mü olduğuna yönelik etraflıca düşünme süreci eleştirel teorinin tohumlarının atıldığı Almanya’dan bugün son kuşak temsilcilerinin hâlâ sürdürdüğü bir geleneğin özünü oluşturmaktadır. Kapalı sistemlere karşı duyulan antipatiden, kolektif düşünce yetisini kazandırmaya varan uzun ve sancılı süreçte Jay’in etraflıca ele aldığı fakat burada bunu gerçekleştiremeyeceğimiz belli başlı dönemler bulunur. İlk dönem, Carl Grünberg’in başkanlığında geçen ve Marksist ideale sıkı sıkıya bağlı süreci kapsar. Dokuz yıl süren bu dönemden sonra yalnızca Marksist ideali kovalayıp işçi sınıfını analiz nesneyi yapmayı yeterli bulmayan on yıllık bir Horkheimer dönemi başladı. Okulun özgürleştirici potansiyelini sanatla idealize eden dönem, 1970’lere kadar sürmüş ve son dönem kuşağını ise Horkheimer’ın ve Adorno’nun sentezi şeklinde oluşan Habermas dönemi oluşturur
"Krizdeki bir aile, insanı kör bir itaate sürükleyen davranışlara neden olur." Max Horkheimer
Martin Jay
Sayfa 194 - Ayrıntı
Yaşamın bütünü, aklın doruklarından bakıldığında, kötü huylu bir hastalığa, dünya ise bir akıl hastanesine benziyor.
Martin Jay
Sayfa 92 - Ayrıntı Yayınları
Eğer Aydınlanma ve entelektüel gelişmeden anladığımız şey, şeytani güçlerden, cinlerden ve perilerden, kör kadere duyulan batıl inançlardan insanın özgürleşmesiyse; yani kısacası korkudan kurtuluşu kastediyorsak, o halde şu anda akıl denilen şeyin teşhir edilmesi aklın verebileceği en büyük hizmet olacaktır.
Martin Jay
Sayfa 390 - Ayrıntı
1969 Mart'ında Frankfurt'ta konuştuğum Adorno bana, Marx'ın bütün dünyayı kocaman bir yoksullar evine dönüştürmek istediğini söylemişti.
Martin Jay
Sayfa 115 - Ayrıntı
Metafizikçiler ne kadar haklıdır bilemiyorum; belki de, bir yerlerde özellikle çok güçlü ve etkili bir metafizik sistem ya da fragman vardır. Ancak şunu biliyorum ki, metafizikçiler, insanların çektiği acılardan genellikle pek etkilenmemişlerdir.
Martin Jay
Sayfa 100 - Ayrıntı

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Diyalektik İmgelem
Alt başlık:
Frankfurt Okulu'nun Tarihi ve Çalışmaları 1923- 1950
Baskı tarihi:
2014
Sayfa sayısı:
480
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755399454
Kitabın türü:
Orijinal adı:
The Dialectical Imagination
Çeviri:
Sevgi Doğan
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ayrıntı Yayınları
Karanlık ile aydınlık arasındaki savaş, insan denilen varlık var olduğu sürece devam edecektir. Karanlığa rağmen varolma çabaları ise, aydınlığa duyulan inanç ve umutla başarıya ulaşır. Institut für Sozialforschung [Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü], bilinen adıyla Frankfurt Okulu, karanlık bir çağa girilmeden ortaya çıkmış ve karanlık çağın içerisinde varlığını, teorik çalışmalarıyla ayakta tutmayı başarabilmiştir.

Enstitü, kendinden önceki sistemleri, filozofları, felsefi gelenekleri ve teorileri eleştirmek suretiyle ilerleyen, Hegelci ve Marksist kökenlerine bağlı kalarak diyalektik bir yöntem sunan Eleştirel Teori’yi geliştirmiştir. Döneminin sorunlarına duyarsız kalmamış, felsefeden sanata, edebiyata, sosyolojiye ve ekonomiye kadar faklı alanlarda disiplinler arası araştırmalar yapmıştır. Marksizmi psikanalizle bütünleştirmek suretiyle dönemin “otorite” anlayışını ve “otoriter” kişilik tiplerini analiz etmiş ve böylece o zamana göre radikal olarak nitelendirilebilecek bir çalışma ortaya koymuştur.

Horkheimer, Adorno, Marcuse ve Enstitü’nün bir türlü üyesi olamayan ama çalışmalarıyla katkı sunan Benjamin gibi Enstitü’ye mal olmuş isimlerin yanı sıra, Lukács, Gramsci, Bloch, Sartre, Merleau-Ponty gibi öznelciler, kariyerlerinin ilk yıllarında Enstitü’nün çalışmalarında etkili olmuştur. Eleştirel bir yolla ilerleyen Enstitü, yirminci yüzyıl felsefelerini eleştirmiş, varoluş felsefesinden yaşam felsefesine, fenomenolojiye kadar birçok felsefi alana el atmıştır.

Bilimsel ve akademik araştırmaların merkezi olması gereken üniversitelerin, gittikçe bu hedeflerin dışına çıktığı bir çağda, Enstitü üzerine derin tarihsel ve teorik bir inceleme sunan bu çalışma, bilhassa sosyal bilimler alanındaki araştırmaların ideal yapısını gözler önüne seriyor. Ekonomik anlamda bağımsız bir yapıya sahip olan Enstitü, Marksizmin yeniden yorumlanması ve eleştirilmesiyle, disiplinler arası araştırmalarla, toplum ve kültür eleştirileriyle, aslında üniversitelerin nasıl olması gerektiğini gösteriyor bize.

Elinizdeki bu çalışma diyalektik imgelerle dolu bir serüveni bütünlüklü tarihsel ve felsefi bir tarzda açıklayarak, Enstitü’nün çalışmalarına gerçek değerini bir nebze de olsa verme çabasındadır. Avrupa’dan Atlantik’in öte tarafına kadar uzanan Eleştirel Teori, gücünü hâlâ eleştirel bir teoriye duyduğumuz ihtiyaçtan ve bize öğreteceği daha çok şeyin olduğunu gösteren tarihinden almaktadır.

Kitabı okuyanlar 3 okur

  • İlkay Şal
  • Mehmet Cavid Bey
  • Hüseyin HAKAN

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%100 (2)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0