Yaman Dede, Yanar Dede, Yakar Dede...
Sadık Yalsızuçanlar’ın *Diyamandi*’si, Allah aşkıyla tutuşmuş bir dervişin, Diyamandi’nin, yüreği yanık mektuplarından örülmüş bir aşk destanıdır. Bu eser, sadece bir roman değil, bir yanışın, bir yanıp kül oluşun, kendini ilahi aşkın ateşine bırakışın hikâyesidir. Diyamandi’nin mektupları, bir insanın aşkla nasıl dönüştüğünü, nasıl yok olup yeniden var olduğunu anlatırken, okuru da bir sır yolculuğuna çıkarır: Aşk nedir? Sadece bir duygu mu, yoksa bütün benliği kuşatan bir devrim mi? Aşka nasıl düşülür? Bir bakışla mı, bir yanılgıyla mı, yoksa kaderin sillesini yiyince mi? Aşk nasıl yakar? Önce teni mi, canı mı, yoksa aklı mı? Ve en önemlisi, yaktığında geriye ne kalır? Belki de sadece bir isim: *Diyamandi*...
Yalsızuçanlar, bu romanında sadece bir karakterin değil, bütün bir insanlık halinin peşine düşüyor. Diyamandi’nin mektupları, bir yandan Yunus’un *"Yanmışam, yıkılmışam"* deyişini hatırlatırken, bir yandan da modern insanın manevi susuzluğuna ayna tutuyor. Aşk, burada bir son değil, bir başlangıç; bir cevap değil, bir sorudur. "Yanmak", Diyamandi’nin yoludur, çünkü ancak yanarak hakikate ulaşılacağını bilir. Yazar, bu ateşin içinden geçerek bize bir şey fısıldıyor: *Aşk, önce seni yok edecek, sonra asıl seni bulduracak.* Geriye kalan, işte o *"yanmış ama tükenmemiş"* kalbin sesidir...
Öyle bir yanış ki O'ndan başka her şey yok oluncaya dek....