Hissettiğim şey, yalnızca şiirlerin ritmi değil, kelimelerin göğsümde bıraktığı bir yanma oldu. Sanki her mısra, kendi içimde bir hesaplaşmaya çağırıyordu beni. Bu kitapta asıl kavga, insanın kendisiyle yaptığı o sessiz, ama en kanlı düello. Hayatın içinde sürekli bir şeylerle savaşırken aslında en büyük yarayı kendimizden aldığımızı fark ettim.
Bana, gençliğimde gecenin en karanlık saatlerinde kendi iç sesimle boğuştuğum anları hatırlattı. İnsan bazen bir aynanın karşısına geçer, gözlerinin içine bakar ve “Gerçekten kimim?” diye sorar ya… İşte Behçet Aysan’ın dizeleri o aynayı yüzüme tuttu. Kimi zaman kaçmak istedim, kimi zaman saklanmak. Ama en sonunda öğrendim ki, saklandığım şey aslında bendim.
Düello öfkenin, kırgınlığın, aşka tutunma çabasının ve umutsuzluğun iç içe geçtiği bir alan gibi. Aysan’ın kelimelerinde bir yanıyla politik bir çığlık, bir yanıyla çok insanca bir yalnızlık var. O yalnızlık bana kendi hayatımdan parçaları getirdi: kalabalıklar içinde görünmez hissettiğim anları, en yakınım dediğim insanların bile beni anlayamadığı zamanları, susmayı seçtiğim ama içimde fırtınalar kopan geceleri…
Bana şunu düşündürdü İnsan, kendiyle yüzleşmeden kimseyle hesaplaşamaz. Dünyaya kızmadan önce, kendi kalbine bakmalı. Çünkü aslında bütün savaşlar orada başlıyor. Birini affetmek, birini sevmek, birine direnmek… Hepsi önce içimizde yaşanıyor.
Okurken hissettiğim yoğunluk öyle kolay geçmedi. Sayfaları kapattığımda kalbimde bir ağırlık vardı. Ama bu ağırlık yoran değil, insanı ayakta tutan bir ağırlık. Çünkü her yara, aslında seni sen yapan şeyin kanıtı. Behçet Aysan bana bunu hatırlattı: Yara, aynı zamanda canlı olduğunun ispatı.
Düellonun kazananı yok. Çünkü sonunda her şey, insanın kendi içindeki barışa varıp varmadığıyla ölçülüyor. Bazen barış, kazanmaktan