Polisiye okumaya heveslisiniz ama nasıl bir kitapla başlayacağınıza karar veremiyorsanız, sizi boğacağından, kafanızı karıştırıp yoracağından korkuyorsanız, yazarımızın kitabı tam da size göre biçilmiş kaftan.
Yazarımız alışılmışın dışına çıkıp sizi kasvetli metropollerden çekip alıyor; onun yerine, Türkiye’nin en uç noktası olan Hakkâri Yüksekova Esendere Sınır Kapısı’na götürüyor. Bununla da kalmıyor, aşina olduğumuz terör ve aşiret olayları yerine bir cinayete odaklanıyor.
Yazar, zahmete girmeyelim diye buranın fotoğrafını çekip bize uzatıyor; fakat o da ne! Fotoğraf aslında bir puzzle ve bütün parçalar birden dağılıyor. Bir anlığına öylece kalakalıyorsunuz. Elinizde koca puzzledan geriye tek bir parça kalmış, o da cinayete kurban giden Soner.
Parçaları masaya yayar yaymaz işe koyuluyoruz. Soner’i merkeze yerleştiriyor, sağ tarafına en yakın arkadaşı Yavuz’u, sol tarafına ise kız kardeşi Songül’ü iliştiriyoruz. Tıpkı romanın başkarakteri Komiser Serdar gibi, tek tek parçaları birleştirerek resme yaklaşmaya çalışıyoruz.
Başta heyecanlı bir oyuna benzeyen bu serüven, birbirine fazlasıyla benzeyen ve hiçbir yere oturmayan parçalar yüzünden giderek içinden çıkılmaz bir hâl alıyor. Derken yardımımıza koşan “iyi niyetli” eller, küçük dokunuşlarla bize yön veriyor, ya da biz öyle zannediyoruz. Puzzle bittiğinde küçük bir şok geçiriyoruz geçirmesine ama dikkatli baktığımızda fotoğrafın beklediğimiz kadar net olmadığını fark ediyoruz. Çünkü en güvendiğimiz insanların yardımları, resmi berraklaştırmak yerine kafamızı karıştırmak içinmiş.
Son sayfalarda yazar bizi şaşırtıyor şaşırtmasına ama oldukça popüler bazı polisiye kalemler gibi “kolaya kaçıyor.” Özellikle de okurların, neredeyse hiç ipucu verilmeyen bir karakterin finalde ortaya çıkıp herkesi afallatmasına