Gılgamış’ı elime aldığımda sadece eski bir metni okuyacağımı sanıyordum; ama bu kitabın sayfaları arasında, binlerce yıl öncesinden gelen bir insanın “ölümle yüzleşme” çığlığını, arayışını ve değişimini buldum. Uygarlığın ilk büyük edebi ürünlerinden biri olarak kabul edilen Gılgamış Destanı, tarihin tozlu raflarından bugünümüze öyle güçlü bir şekilde sesleniyor ki, okumayı bitirdikten sonra bir süre sessiz kalmama neden oldu.
Kitap bana göre iki güçlü eksen etrafında ilerliyor: dostluk ve ölüm korkusu. Gilgamesh, hikâyenin başında Uruk’un güçlü ama tiranlaşmış kralı olarak karşımıza çıkıyor. Kudretini her fırsatta gösteren, gücüyle etrafındakileri baskılayan bir figür. Ancak Enkidu’nun ortaya çıkışıyla birlikte her şey değişiyor. Enkidu, başta vahşi bir doğa çocuğu iken şehir yaşamına adım attıkça insanlaşıyor; Gilgamesh ise ilk kez eşit bir dost bulmanın ne demek olduğunu öğreniyor. Bu iki karakter arasındaki ilişki, sadece epik bir maceranın omurgasını kurmakla kalmıyor, aynı zamanda Gilgamesh’in karakter dönüşümünün merkezine yerleşiyor.
Enkidu’nun ölümü, destanın dönüm noktası. Bu olay, bana hissettirdiği yoğunlukla yaşamın kırılganlığını ve ölümün kaçınılmazlığını yürekten yaşatan bir sahneydi. Gilgamesh’in çaresizce ölümsüzlüğün peşine düşmesini okurken kendi ölüm korkumla yüzleştiğimi fark ettim. Onun için artık güçten çok, anlamlı bir yaşam ve kalıcı bir miras arayışı önemli hâle geliyor. Ne var ki, sonunda öğrendiği ölümden kaçmanın imkânsız olduğu gerçeği değil; insan olmanın değeri, ölümle yüzleşerek yaşamı bütünüyle kucaklamak.
Destandaki macera temaları — Humbaba ile mücadele, Gök Boğası’yla yüzleşme gibi ögeler — hikâyeye epik bir ritim kazandırsa da, esas vurucu olan şey bu serüvenlerin Gilgamesh’in içsel yolculuğuna hizmet etmesi. Başlangıçta