İlk gençlik döneminiz 70'li yıllara tekabül ediyorsa, o yaşlara özgü çoğunluğun içinde olup arsalarda taşlarla kurulan çift kalelerde top oynamış ve üç büyük takımdan birini tutmuşsanız Metin Kurt’u tanıyorsunuz demektir, seyretmiş olmanız da mümkündür. Kitap tam da bu nesle göre, keyifle, eh biraz da hüzünle, hatıralar eşliğinde okunmayı bekliyor. Tabi futbolla ilginiz hâlâ "takım tutma" merkezli bir ergenlik hâli arz etmiyorsa. Gerçi futbol söz konusu olduğunda, yaşı kaç olursa olsun, her erkek ergenleşiverir ya, neyse…
Kitap, o vakitlerin futbol âleminin çıplak arka yüzünün eşliğinde, kendi ağzından çok samimi bazen de çarpıcı anılarla dolu olarak, futbolda ilk sendikal hareketi başlatan bu “güzel ve yalnız” insanın, Metin Kurt’un hayatını anlatıyor; elbette aynı ve öncesi dönemlerin yaşayışını, bakış açılarını da yansıtarak.
Saha içi ve dışından aktardığı hiç bilmediğimiz hadiselerden söz ederken, bir yandan da basını, yöneticileri, oyuncularıyla günümüzdeki yandan çarklı futbol zihniyetimizin temellerinin nasıl atıldığını da dillendiriyor aslında. Bir solukta, çok rahat okunuyor, adında ve anlatımda atıf yapılan gladyatörlerinin hayatlarıyla ilgili sunulan bilgiler, futbolun antik çağların arena savaşlarına ne kadar benzediğini de vurguluyor. Edebi açıdan değil de daha çok bir belgesel olarak değerlendirilmeli.
“Spor basınına göre futbolcu sadece koşan, topu karşı kaleye götüren, kendi ceza sahası içindeki tehlikeleri taşıyan, hamallığa vücudunu kurmuş bir ‘kramponlu bebek’tir. Sadece saha içinde kazanmayı düşünecek, stadın dışına çıktığında ise ‘Ben sömürülüyor muyum?’ sorusunu soramayacak, yarattığı değerle onu satın alan fiyatın zıtlaşıp zıtlaşmadığını araştırmayacak, ‘Ben neyim, nereye kadar varım?’ kurcalamasını yapmayacak, kısaca kafasını fötr şapka gibi