Gündüzler ve Geceler, savaşın değil, insanın kendi aklıyla savaşının romanıdır.
Konstantin Simonov, barut ve ideoloji arasında sıkışmış bir aklı alıp mikroskop merceğine koyuyor.
Ve biz, okur olarak o mikroskoptan geçerken, kendi damarlarımızı da görüyoruz.
Bu romanda, savaş bir arka plan değil;
bir karakter testi, hatta bir ahlak laboratuvarı.
Bir tarafında ölüm, diğerinde disiplin.
İkisinin arasında da o kadim soru: "Neden hala yaşıyoruz?"...
Bazı romanlarda delilik, anarşinin biçimidir;
Simonov’da delilik, düzenin tek garantisidir.
Gündüzler ve Geceler’deki askerler akıllarını korumak için birbirine sarılır.
Çünkü yalnız kalan delirir.
Bir arada kalanlar, aklını kolektifin içine gizleyerek yaşar...
Bu yüzden roman, bireysel kahramanlık hikayesi değildir.
Simonov’un kahramanı biz’dir yani insanlığın kalabalık hâli.
Saburov, kendi korkusunu yutar, çünkü bir başkasının korkusunu dindirmek zorundadır.
İşte bu, Simonov’un sosyalist damarının en çıplak hali:
İdeoloji, burada bir emir değil, aklın savunma mekanizmasıdır.
Romanın atmosferi klostrofobiktir.
Bir binanın içinde, günlerce, gecelerce aynı yüzlerle, aynı korkuyla.
Ama bu kapanma, bir tür içsel genişliğe dönüşür.
Dışarıda dünya yıkılırken, içeride insanlar birbirine yaslanır.
Ve Simonov’un bize hatırlattığı şey basit ama serttir:
İnsanın en insanca hali, en çaresiz anında ortaya çıkar....