Bu kitaptan önce Can Dündar’ın İsmet Paşa’sını okumuştum. Ondan sonra bu kitabı alıp bitirdiğimde, tarihi bir kişiliğe veya olaya dair nasıl tamamen birbirine zıt bir bakış ve yaklaşım sergilenebileceğini görmüş olmuş. Yazar Metin Aydoğan, İsmet İnönü’yü anlattığı bu çalışmasında Cumhuriyet devrimlerinin ve kazanımlarının yok olmasının faturasını İsmet İnönü’ye kesmiştir. Aydoğan’a göre İnönü bütün askeri ve siyasi hayatını Atatürk’ün gölgesinde geçirmiş, ikinci adam olmasının sancısını hep duyumsamış, Atatürk’ün ölümünden hemen sonra da “değişmez genel başkan” unvanını alıp sancısını dindirme yoluna gitmiştir. Nitekim “ortanın solu” kavramının en güçlü sahiplenicisi Bülent Ecevit’e 1972’de CHP genel başkanlığını kaptırana kadar da böyle devam etmiştir.
Eserde Atatürk’ün siyasi ve idari yaşamında ne kadar kararlı, çevik, uygulamada hızlı, bağımsızlıkta ısrarcı bir karakter sergilemişse, İnönü de tam tersi daha çekingen, bağımsızlıktan ziyade çeşitli tavizler vermek pahasına büyük devletlerle ilişkilerini sıcak tutmaya çalışan, alınan kararlarda diğer devletlerin ve milletlerin tepkilerinden çekinen bir tutum izlediği yazılmıştır. Öyle ki Lozan Antlaşması’nın bile aslında Atatürk’ün bir başarısı olduğu ancak İnönü’ye mâl edildiği belirtilmiştir.
Atatürk’ün İnönü’nden asla vazgeçmeyen, her koşulda onu destekleyen, ona güvenen biri olmasına rağmen, İnönü’nün Atatürk’e karşı içten içe bir hazımsızlık, haset ve çekememe ruh hali, gizliden bir düşmanlık beslediğine dair satırlar bile bulabilirsiniz.
Tarihi birçok konuda bilgi ve belge içeren bu çalışma, bu yönüyle oldukça kıymetli bir eser olsa da; satırlarında açıktan ortaya koyduğu İnönü’ye karşı nefret söylemi (bence eleştiriden daha fazlası kast edilmiş yazılanlarda) beni son derece rahatsız etti. Bana göre İsmet