Kutay’ın Hikâyesi, Benim Sessizliğim.
Cemal Latifoğlu’nun Kibrit’i benim için sadece bir roman olmadı. Bu kitapla birlikte ben de içimde susturup durduğum bazı şeylerle yüzleştim. Kutay’ın hikâyesi boyunca okuduklarım, bazı yerlerde kendi cümlelerim gibi geldi. Çünkü bazı kitaplar okurun hikâyesine karışıyor, senin yerine konuşuyor, senin yerine susuyor. Kibrit tam olarak böyle bir kitaptı benim için.
Kutay bir karakterdi, evet. Ama aynı zamanda ait olamayan herkesin sesi gibiydi. Sevdiği hâlde susanların, yanında olduğu hâlde sarılamayanların, göz göre göre kaybedenlerin hikâyesiydi bu. Ben de o sessizliğin içinden geçtim. Ben de sevdiğim birini ardımda bırakıp gitmek zorunda kaldım. Gitmek istemedim. Ama bazen hayat, istemediğimiz şeyleri önümüze “zorunluluk” gibi koyuyor. Bu kitabı tam da böyle bir anda okudum.
Kitapta bazı satırlar var ki, içime düğüm gibi oturdu. Mesela şu cümlede sadece bir ayrılığı değil, bir ölüm sessizliğini duydum:
“Senden gitmek ölümün ta kendisiydi, sevgilim.”
Ve şu satırda, evine dönemeyen insanların sessizliğine tanıklık ettim:
“Ev en nihayetinde kalbidir insanın.”
Ama en çok da şu cümlede zaman durdu benim için:
“Bugün benim doğum günüm. Ve ben az önce öleceğimi öğrendim.”
Kelimeler kısa ama keskin, duygular ise göğsümde biriken duman gibi.
Kutay’ın hikâyesinde yalnızca aşk yoktu. Aynı zamanda bir annenin sevgiye tutunamayan geçmişi vardı. Kutay’ın annesi, genç yaşta kocasını kaybetmişti. Onu unutamamıştı. Bu kayıp, içinde bir sevgi donmasına yol açmıştı. Kutay sevgiye hasret büyüdü. Annesinin içindeki o eksik parçayı fark etti ama dolduramadı. Bu da onu sevgiye, ama her zaman en uçta, en tehlikeli yerde aramaya itti. Belki de o yüzden bir kayıpta hemen sönmeye hazırdı.
Kutay’ın hikâyesi sadece bir aşk hikâyesi değildi. Onu