Öncelikle yazarımızın kalemin sağlık...
Bu yazı bir kitap yorumu değil, bir iç konuşmadır. “Kibrit”i okudum ama asıl kendimi yeniden yazdım...
Sevgili Kibrit,
heyy...
Hani derler ya, onu ilk gördüğümden beri tanıyormuş gibi hissediyorum. Sen benim için öyleydin. İlk başlarda çok kaçtım senden. Daha doğrusu dilimin varmadığı gerçeklerin sende ses bulmasından kaçtım. Benim için çok özel bir yerin olacak. Bana göre her hikaye, her kitap bir yaşanmışlıktan doğar ve bir şarkıya sahiptirler. Senin gerçek hikayen nedir bilmiyorum ama o gerçeğin çoktan ruhumda yer edindiğine eminim.
Roman yazım dili olarak süslü cümlelerden uzak ama anlamasını bilen için en güzel, en derin cümlelerden. Her bir okuyuşunuzda içinize yer edinecek tarzdan. Bazı kitaplar vardır, kalbine sessizce sokulur; sonra bir bakmışsın, bir cümlesiyle kendine tutulmuşsun. Cemal Latifoğlu’nun Kibrit adlı romanı da tam olarak böyle: İncecik cümlelerle, içimizde taşıdığımız ama adını koyamadığımız bir yarayı usulca kanatıyor ve o kanamayı şiire çeviriyor.
Kitabın ana karakteri Kutay, dışarıdan asi ve soğuk görünse de, içinde yankılanan sessizliklerle baş etmeye çalışan bir genç. Yıllardır kendine bile söyleyemediği sorularla boğuşuyor. “Sevilmeye değer miyim?” diye fısıldıyor satır aralarında. Hayatla arasına mesafe koymuş bu çocuğun iç dünyasına, blogunda yazdığı yazılar sayesinde giriyoruz. Ve bir gece, beklenmedik bir ses yankılanıyor ekranında: “İzmarit.” O andan itibaren Kutay’ın kibritinin ucu yanmaya başlıyor.
İzmarit, sadece bir kullanıcı adı değil. Kutay’ın içindeki karanlıkla sessizce konuşabilen, kelimelerle değil, hislerle yaklaşabilen biri. İzmarit’in ona gönderdiği her mesaj, aslında bir iz: söylenememiş cümlelerin, bastırılmış duyguların, bir başka yalnızlığa dokunma çabası. Kibrit ruhumuzunu