Kızıl Aura #okudumbitti
Soner Gedik'in "Kızıl Aura" kitabını okurken, kendimi adeta olayların içinde buldum. Yazarın kalemi öyle güçlü ve akıcı ki, sayfalar su gibi akıp gitti. Kitap, daha ilk sayfasından itibaren beni içine çekti ve sonuna kadar bırakmadı.
Hikaye, insanların aura renklerine göre sınıflandırıldığı ve bu sınıflandırmaya göre kaderlerinin belirlendiği bir bilgisayar oyunu etrafında şekilleniyor. Siyah aura kötülüğü, beyaz aura iyiliği, gri aura tehlikeyi ve kızıl aura ise kötülerle savaşan, zeki ve cesur bireyleri temsil ediyor. Bu oyunun dünya çapında yayılması ve erişime kapatılana kadar geçen süre boyunca yaşananlar gerçekten nefes kesiciydi.
Ana karakterlerimiz Osiris ve Lili, dünyayı iyilerle dolduracakları bir ütopya yaratma hayaliyle yola çıkıyorlar. Osiris'in insanların aurasını ölçen programı, onların bu hayalini gerçekleştirmek için bir araç olarak görülse de, işler planladıkları gibi gitmiyor. Oyunda seçilen kişilerin gerçek hayatta öldürülmesi ve geride sadece kül yığınları bırakması, hikayenin gerilimini sürekli yüksek tutuyor.
Osiris ve Lili'nin tanışma hikayesinden başlayarak, oyunun kurulması ve uygulanması sürecine kadar her aşamada, karakterlerin yaşadıkları içsel ve dışsal çatışmaları derinden hissettim. Yazar, bu iki karakterin dünyaya karşı duydukları öfkeyi ve adalet arayışlarını öyle güzel işlemiş ki, onların duygularını ve motivasyonlarını çok iyi anladım. Ancak zamanla, insani duyguların devreye girmesiyle aşk, hırs ve öfke gibi duyguların nasıl her şeyi değiştirdiğini görmek, ütopyanın nasıl distopyaya dönüştüğünü izlemek gerçekten etkileyiciydi.
Gedik'in olay örgüsünü zekice kurgulaması ve detaylara verdiği önem, kitabı daha da etkileyici kılıyor. Özellikle, yanmış cesetlerin ardındaki gizem ve sokakları dolduran siyah kül