Uzaktan uzağa yaşanırmış sevdalar...Eski aşkların naifliği, saflığı da bundanmış bence.
‘Kadın ve erkeğin, belli yerlerde ve kısıtlı şartlarda çoğunlukla tesadüfi karşılaşmaları... O kısacık anlarda gönüllerine düşen kıvılcımlar... ‘ diye düşündüm kitabın ilk sayfalarını okurken. Bunun nedeni de kitabın başında, 20. Yüzyıl başı İstanbul’unda yaşayan Refet ve Remzi’yle yaptığımız kısa yolculuktu. Zaten, Refet ve Remzi, canları sıkılınca gezip tozan iki arkadaştı. Refet havai, ayran gönüllü bir romantik, Remzi ise biraz daha ayakları yere basan biriydi bana göre. Bu gezmelerden birinde İstanbul’un Kuşdili mevkiinde oturan bir kızla karşılaştılar. Ve bu karşılaşma, işi gücü olmayan, aileden zengin ve bu zenginliğin sefasını sonuna kadar gezme, içki ve eğlencelerle geçiren Refet’in aşkının başlangıcı oldu. Sonrasında ise Remzi’nin teyzesi vasıtasıyla bu Kuşdili güzelinin bir paşa kızı olduğunu ve adının da Nurhayat olduğunu öğrenen Refet, aşkından mecnuna döndüğü Nurhayat’la çok kısa bir zamanda evlendi. Mutlu mesut yaşadılar bir süre. Fakat zamanla Refet yine kendi başına gezmelere gitmeye, akşamları eve gelmemeye başladı. Ve bu noktada öyküye dahil olan Rozali, kendi hayatı başta olmak üzere tüm herkesin hayatının dengesini alt üst etti Refet’le birlikte. Asıl macera da bundan sonra başladı zaten...
Aslında aralara sıkıştırılmış güzel şiirleri ( Cenap Şahabettin) çok beğendim. Ama, karakterlerin yaşam tarzlarını, davranışlarını, özellikle de Refet’in davranışlarını hiç beğenmedim. Refet Efendi sadece şiir yazıyor, geziyor, yiyip içiyordu. Tüm hayatı boyunca bunları yaptığı için de sorumluluk sahibi olmayı bilmiyor, belki de umursamıyordu. Bu umursamazlığını, şıpsevdiliği ve aylaklığını hiç sevmedim. Nurhayat ise, oldukça güçlü bir karakterdi. Ama O, sorunları olsa da