"Her saniye bir şeyler büyüyor ve değişiyor. Kocaman, müthiş bir düzenin içinde küçücük küstah flaş patlamalarıyız."
Shirley Jackson, "Öldüğümüzde hikayelere dönüşürüz," der. Aslında haklıdır da. Biz hikayelerden başka neyizdir ki? Bundan çok uzun zaman sonra belki tekrar anılacak, tekrar hatırlanacak, göz açıp kapayıncaya dek geçip giden, birkaç sayfada var olmaya devam edecek, belki de birilerinin bizi anlatacağı birkaç anıdan ibaretiz sadece. Gittik ve döndük. Buradaydık ve şimdi oradayız. Hatıralarda var olacağız artık. İsmini Amerikali şair Emily Dickinson'ın "Umut, şu tüylü şey," mısralarından alan ilk kitabı "Tüylü Bir Şeydir Şu Yas," ile farklı, modern edebiyatın yeni ve özgün üslubuna göz kırpan Max Porter, bize giden bir annenin arkasında bıraktığı yasın, aileden bir ölümün bir portresini çizmişti. Bu biraz farklı, alışılmadık bir hikayeydi aslında, çünkü hep babalar giderdi. Ama bu sefer farklıydı, bu sefer giden anneydi ve yasla başa çıkamayan, yasın ne olduğunu bilmeyen, üzücü şeyleri görmezden gelip yükü hep dişi kişisine yükleyen erkek, bu sefer yalnız kalmıştı ve ne yapacağını bilmiyordu. Ve bu bocalama, biz okurlara yasa nasıl baktığımız hakkında farklı bir pencere sunmuştu. Bocalayış, boşluğa düşmüş haldeyken bile aile olmanın önemini vurgulamaya devam eden ve tipik aile kavramına çok farklı bir pencereden bakan Porter, dilimize çevrilen ikinci kitabı Lanny'de bu sefer bizi, İngiltere'nin kırsallarına götürüyor. Alışılmadık bir okuma deneyimi sunan Lanny, kelt mitolojisini merkeze alıyor ve neredeyse unutulmaya yüz tutmuş bir mitolojik kahramanı, bir tehlikeyi geri getiriyor: Ölü Baba Dişotu'nu. Ama odaklanmamız gereken nokta bu değil, hayır. Porter, mitolojik bir kahramanın çevresinde ördüğü hüzünlü ama aynı zamanda dokunaklı bir hikaye olan