Abou-El-Haj, hem Batı'daki oryantalist yaklaşımları hem de Osmanlı'yı diğer medeniyetlerden ayrı, "eşsiz" bir vaka olarak ele alan yerel eğilimleri sorgular. Tarihçileri, bürokratik belgeleri ve diğer birincil kaynakları "saf" bir şekilde okumaktan kaçınmaya, onların bağlamlarını ve üretildikleri dönemin zihniyetini anlamaya çağırır. Ona göre, Osmanlı İmparatorluğu'nu doğru anlamak için, onu evrensel tarih akışı içinde, diğer toplumlarla sürekli etkileşim halinde olan dinamik bir yapı olarak görmek gerekir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun bu "karanlık" yüzyıllarda bir çöküş veya durgunluk içinde olduğu tezini reddetmesidir. Ona göre, bu dönemde Osmanlı Devleti ve toplumu, sanılanın aksine önemli bir canlılık ve dönüşüm süreci yaşamıştır.
Osmanlı'yı çağdaş Avrupa ve Asya devletlerinden yalıtık, kendi içine kapanık bir yapı olarak görmektense, onları karşılaştırılabilir bir bütünün parçası olarak ele alır. Bu yaklaşım, uzun yıllar Osmanlı tarihçiliğine damgasını vuran "gerileme paradigmasını" derinden sarsmış ve tarihçileri ezberlerini bozmaya zorlamıştır.
Kitap, sonraki nesil tarihçilere, geleneksel anlatıların ötesine geçerek daha nüanslı, karmaşık ve teorik temellere dayanan araştırmalar yapmaları için ilham vermiştir. Onun çalışmaları, Osmanlı İmparatorluğu'nu tek boyutlu bir "çöküş" hikâyesinden çıkarıp, modernleşme süreçlerinin farklı coğrafyalardaki tezahürlerini anlamaya yönelik küresel tartışmalara dahil etmiştir. Bu eser, sadece bir tarih kitabı olmanın ötesinde, tarih yazımının nasıl yapılması gerektiğine dair bir manifesto niteliği taşır.