"ÖMÜR SANDIĞIM"
"Sen anasız babasız kalmak nedir bilir misin Vali Beğ Amca? Bir hayvan gibi at arabasına yüklenip götürülmeyi bilir misin? Peki ya koruyacak kollayacak kimsen olmadan mal gibi satılmayı? Tırnağını kerpetenle söker gibi kardeşlerin elinden alınırken hiçbir şey yapamamayı? Bunların hepsini ben yaşadım, ben!"
Değdiği yeri ustura gibi kesen kuru soğuğun hâkim olduğu o kış gecesi, köhne bir talikada başlayan yolculuk, aslında yalnızca beş kardeşin değil, bir milletin hafızasına sinmiş acıların da yolculuğuydu. Anne ve babalarını kısa aralıklarla kaybeden Feride ve kardeşleri, kaderin onları sürüklediği talikanın içinde, bir sandığa sığdırılacak kadar ağır bir hayatın ilk adımlarını atıyordu.
Yazar, kitabında ise tarihin tozlu sayfalarından süzülen ve unutulmaya yüz tutmuş insan hikâyelerine yeniden can veriyor. Feride’nin sandığı, aslında bir hayatın, acıların, ayrılıkların ve kavuşmaların saklandığı bir hafıza mekânına dönüşüyor.
Kitap boyunca kardeşlerin yolları kimi zaman ayrılıyor, kimi zaman yeniden kesişiyor. Ancak her bir kırılma, onların ruhunda derin izler bırakıyor. Feride, tüm bu yaşananları bir sandığa kilitlerken biz okurlar da şu soruyla yüzleşiyoruz:
“Bir ömür sandığa sığar mı?”
1960-1980 yılları arasında Anadolu’nun yoksul köylerinden birinde geçen bir hayat hikâyesi…
Beş kardeş, anne ve babalarını kaybettikten sonra akrabaları tarafından farklı köylere götürülür. Bu süreçte çocuklar, kölelik sistemine benzer bir şekilde para karşılığında satılır; çünkü akrabalarının da hayatı bu paraya bağlıdır. Satıldıkları köyde, en büyük kardeş olan Feride, kardeşlerinden ayrılmamak için direnir; ama ne yazık ki gücü, hayatın acımasız gerçeğine yetmez.
Kitap boyunca Feride’nin acı dolu yaşamına tanıklık ediyoruz. Aşkı, zorla evlendirilmesi,