Sadece bir roman değil, adeta zihinle oynayan bir labirent. Her adımda yeni bir kapı açılıyor, her kapının ardında bir sır, bir korku, bir yüzleşme saklı.
Başlangıçta sıradan bir genç kızın hayatına dahil oluyoruz. Afra… Üniversiteye hazırlanan, hayalleri olan, sıradan bir genç kız. Ama bir proje ödeviyle çıktığı yolculuk onu sıradanlığın çok ötesine savuruyor. Bir anda kendini, tanımadığı altı kişiyle birlikte kapana kısılmış buluyor. Ancak bu bir esaret hikayesi değil. Bu, kim olduğunla, kim olabileceğinle, hatta kim olman gerektiğiyle yüzleştiğin bir akıl oyununa dönüşüyor.
Onları tutsak eden figür ise, insanın en temel korkusunu simgeliyor: "Ölüm." Ama bu, sadece bir isim değil. Ölüm, burada bir karakter olarak hayat buluyor. Sınayan, cezalandıran, izleyen, karar veren… Kimi zaman acımasız, kimi zaman ürkütücü derecede adil. Ve o evde, kimse masum değil. Herkesin bir sırrı var. Herkesin geçmişinde sakladığı bir karanlık var.
Karakterler öylesine derin yazılmış ki, bir noktadan sonra kim haklı, kim suçlu ayırt edemez hale geliyorsunuz. Afra'nın korkularıyla yüzleşmesi, Mete’nin duygusal çatışmaları, Gökhan’ın sert kabuğunun ardındaki acı, Sarp’ın gizemli duruşu… Her biri bir katman, her biri ayrı bir hikaye.
Evdeki oyunlar ise fiziksel değil, zihinsel bir savaşa dönüşüyor. Ölüm’ün verdiği görevler sadece hayatta kalmak için değil, insanın içindeki karanlığı ortaya çıkarmak için tasarlanmış sanki. Hayatta kalmak mı daha önemli, yoksa insan kalmak mı? Kitap tam da bu soruyu defalarca sorduruyor.
Sonlara yaklaştıkça nefes almak bile zorlaşıyor. Okuyucu da Afra ve diğerleriyle birlikte o evin duvarları arasında sıkışıp kalıyor. Kimin dost, kimin düşman olduğu bulanıklaşıyor. Ve final… İşte orada kitap son darbeyi vuruyor. Beklenmedik, sarsıcı ve kalıcı.
"Oyunbaz"