Seneca'nın Phaedra adlı tragedyası, tutkularla akıl arasındaki çatışmanın bir başka karanlık yüzünü gösteriyor. Medea’daki öfkenin yerini burada bastırılmış bir arzu, utanç ve pişmanlık alıyor. Phaedra, üvey oğluna karşı duyduğu yasak arzunun altında ezilen ama bu duyguyu bastırmak yerine yönünü çarpıtan bir karakter. Ve sonuç yine bir yıkım, bir trajediye ulaşıyor.
Stoacı bir filozof olarak Seneca, burada da duyguların kontrolsüzlüğüne karşı uyarıda bulunuyor. Ama ilginç olan şu ki, Seneca sadece dışarıdan bir ahlak dersi vermiyor; karakterin iç sesini de o kadar sahici ve insani yazıyor ki, bir noktada Phaedra'nın vicdani acısını gerçekten hissediyorsun. Belki de en çarpıcı olan bu: kötülüğün bile insani sebeplerini anlamak zorunda kalmak.
Tıpkı Medea’da olduğu gibi, Phaedra da yalnızca antik bir hikâye değil. Bugün de toplumun dayattığı roller, bastırılmış kimlikler, konuşulamayan arzular, özellikle kadın karakterler üzerinden büyük bir baskı yaratıyor. Phaedra’nın yaşadığı şey, belki bir tabu olarak anlatılıyor ama alt metninde, suskunluğun, bastırılmanın, yalnız bırakılmanın doğurduğu büyük bir çığlık var, Theseus'a karşı serzenişlerinde bunu hissettirdi bana.
Seneca’nın hayatındaki trajediler, bu metne de sızmış gibi. Güç karşısında yalnız kalmak, arzularla yüzleşmek ama konuşamamak… Belki de en sonunda yine aynı duvar: insanın kendi içinden çıkamaması.
“Ruhum bile bile uçuruma yürüyor, ardına bakıyor uslu düşünceler bulurum diye, ama nafile.”
Seneca, Phaedra
Bu eser de tıpkı Medea gibi kısa ama yoğun. Ahlak, tutku, suçluluk, arzu gibi büyük temalarla yüzleşme sağlıyor.
İyi kitaplar okumanız dileğiyle...