Henrik Ibsen’in Rosmerler adlı oyunu, modern bireyin geçmişle, ahlakla ve sınıfsal kimlikle kurduğu karmaşık ilişkilerin iç içe geçtiği yoğun bir trajedidir. Oyun, yalnızca iki bireyin çöküşünü değil, aynı zamanda bir uygarlığın içten içe çözülüşünü sahneye taşır. İbsen burada yalnızca psikolojik değil, tarihsel olanı da estetikleştirmekte; bireysel seçimlerin ardında sınıfsal ve kültürel geçmişin hayaletleri dolaşmaktadır. Oyun boyunca geçmiş, yalnızca anlatılan bir zaman değil, şimdiki zamanı kuşatan bir musallat olarak belirir—beyaz atların sessiz gelişiyle simgeleşen bir musallat.
Rosmer karakteri, aristokratik bir kültürün taşıyıcısı olarak geçmişin manevi yükünü sırtlanmıştır. Rosmer’in tek ideali masumiyettir—hiç kirlenmemiş, tertemiz bir yaşam anlayışı. Onun için doğru olan her şey bu saf olma hâline bağlıdır. Fakat bu masumiyet anlayışı, gerçek yaşamla bağını yitirmiş, katı ve donuk bir ahlaki ölçüt haline gelmiştir. Rosmer’in dünyasında birine sevgi duymak bile, ancak o kişinin geçmişinde en küçük bir kusur ya da gölge yoksa mümkün olabilir. Bu yüzden, insanlar arasındaki ilişkiler, güvene değil, sürekli bir kuşkuya ve eksiklik hissine dayanır. Çünkü kimse bütünüyle masum değildir; dolayısıyla her sevgi, aynı zamanda bir suçluluk duygusu ya da bir özür taşıyarak kurulmak zorundadır. Rebekka ise orta sınıftan gelen, yaşama coşkusunu ve dünyevî arzuyu temsil eden bir figürdür. Onun arzusu, geçmişin zincirlerinden sıyrılmak ve kendini yeniden kurmaktır. Bu iki figürün karşılaşması, tarihin taşıyıcılığı ile arzunun yaratıcı enerjisi arasında olası bir sentezin imkânını barındırsa da, bu imkân asla gerçekleşmez.
Bu diyalektik sentezin kurulamaması, oyunun merkezindeki trajediyi belirler. Rosmer geçmişin hayaletini ortadan kaldırmadan eyleme geçemez; Rebekka ise