Önemsiz Bir Adamın Günlüğü’nün çevirmeni olarak tanıdığım Kaya Genç’le bu kez “Şehir” romanı üzerinden, yazar kimliğiyle yeniden karşılaşıyorum. Takvimlerin Ağustos 2004’ü gösterdiği bir anda, İstanbul’dan Amsterdam’a giden yirmi üç yaşındaki bir gencin peşine takılıyor okur. Söylenenle yaşanan arasındaki boşlukta, yazıyla kurulmaya çalışılan bir hayat var.
Aynı evi paylaştığı Tomasz, onun çevresi ve şehirle kurulan ilişkiler; bütün bunlar bir arada ilerlerken, iki sokak ötede işlenen ve Avrupa’yı sarsan bir cinayet, bu anlatının arka planında bir gölge gibi duruyor. O olay, sokakların, yüzlerin, konuşmaların, hatta suskunlukların tonunu değiştiriyor. Bir şehir artık yalnızca kanallarıyla, müzeleriyle değil; korkuları, öfkeleri, bölünmeleri ve suskun kabulleriyle de hatırlanıyor. Ve insan, en çok da böyle anlarda bulunduğu yere yabancılaştığını fark ediyor.
Okurken kimi anlarda Sait Faik’in dünyaya kenardan bakan yalnızlığına, kimi anlarda Tanpınar’ın zamanla hesaplaşan zihnine, kimi yerde Atay’ın içe doğru açılan sorularına yaklaşıyor okur. Orhan Pamuk’un şehirle kurduğu mesafeli ilişki, bu sayfalarda başka bir coğrafyada yeniden karşımıza çıkıyor. Joyce’un dolaşan bilinci, Baldwin’in içe işleyen sorgusu, Salinger’ın sessiz itirazı ve Tolstoy’un insana geniş açıdan bakan gözü de bu metnin satır aralarında seziliyor; fakat Kaya Genç, bütün bu izlerle birlikte, yürüdüğü yolun sonunda kendi sesine ulaşıyor.
Bu hikâyede göç, sadece bir yer değiştirme meselesi olmaktan çıkıp; dilin, alışkanlıkların ve bakışların içinden geçerek bir “ait olma” hâline dönüşüyor. Başka bir ülkede olmak değil, insanın kendi içinden uzak düşmesi daha ağırlıklı hissediliyor. Bu yüzden her cümlede, yaklaşınca bulanıklaşan, sustukça derinleşen bir kimlik arayışının izi duyuluyor.
“Şehir”, bir