Adı:
Silgiler
Baskı tarihi:
2005
Sayfa sayısı:
224
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750809327
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
"Kesin, somut, temel bir olay söz konusu burada: bir insanın ölümü. Polisiye nitelikli bir olay - yani bir katil, bir dedektif ve bir kurban var. Bir bakıma rolleri de yerli yerinde: katil kurbana ateş ediyor, dedektif meseleyi çözüyor, kurban ölüyor...
213 syf.
·5 günde·Beğendi
MODERN BİR ‘OidiPolisiye’ ÖYKÜ: SİLGİLER

Okumayı sadece zevk olarak görmeyen bir okur edebi eserlerin bir kümülatifleşme sürecinin ürünleri olduğunun farkındadır. Bu farkındalık farklı iki eseri okuyup ‘aaa, bu kitabın bölümünü sanki diğer kitapta da okumuştum’ gibi cümlelerin kurulmasıyla başlar. Okur sonradan iyice farkına varacaktır ki, edebiyatta artık salt yeni bir söylem yoktur, çoğu yeni anlatı bir önceki anlatının devamı niteliğindedir. Italo Calvino bir nevi Don Kişot’un devamı niteliğinde yazdığı ünlü eseri Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’da bu konu hakkında "Başlayan, ama bitmeyen öyküler dünyasında yaşıyoruz" der. Devam eden sayfalarda da bu görüşünü savunmaya devam eder: “(…)Ünlü yazarların romanlarının pek çoğunun daha piyasaya çıkmadan birkaç yıl önce kelimesi kelimesine 'Öykülerin Babası'nın boğuk sesinden dökülmüş olduğu gerçeği saptanıyor. Bazılarına göre İhtiyar Kızılderili anlatı malzemesinin evrensel kaynağıdır; bütün öteki yazarların bireysel yaratımlarının kaynaklandığı ana magmadır; başkalarına göre de sanrılar gördüren mantarlar tüketerek hayali mizaçları çok güçlü olanların içsel dünyalarıyla iletişim kurabilen ve onların ruhsal dalgalarını yakalayabilen bir kâhindir; onun Homeros'un, Binbir Gece Masalları'nın veya Popol Vuh'un yazarının hatta Alexandre Dumas ve James Joyce'un yeniden cisim bulmuş sureti olduğunu söyleyenler de vardır”. Bu alıntılar bizi bir bakımdan metinlerarasılık kuramına çıkarır. Metinlerarasılık kuramına göre, bir metin başka bir metne alıntılama, anıştırma, gönderge gibi pek çok biçimde çağrışımda bulunabilir. Silgiler kitabı metinlerarasılık bakımından incelendiğinde çok eski ve ünlü bir mitoloji hikâyesi olan Oidipus’un modern bir çeşitlemesi olarak görülebilir. Yazarın Yeni Roman akımıyla bağlantısı düşünüldüğünde bu çeşitlemenin etrafının yeni biçimlerle kaplı olduğu da gözden kaçmayacaktır.

Size hemen üstteki son iki cümlede çok büyük bir ipucu verdim. Oidipus hikâyesini bilenler(bilmeyenler için #30619141) artık kitabın nasıl biteceğini biliyor. Onun için kitap hakkında gönül rahatlığıyla konuşmaktan geri durmayacağım. Kitabın tadı kaçar diyorsanız içiniz rahat olsun kaçmıyor. Buna rağmen itiraz ediyorsanız şikâyet butonunu kullanabilirsiniz.

Silgiler edebi bir polisiye öyküdür. Bir polisiye romanda karakterlerin profili nasılsa bu kitaptaki karakterleri de öyle düşününün. Yani bir kurbanımız var, bir katil, polisler, görgü tanıkları ve bu kitap için fazladan bir iki kişi daha. Ve polisiye kitapların olmazsa olmazı gizem ve karmaşa. Kitabın sonunu daha ortasına gelmeden tahmin ediyorum ama o gizem duygusu hiç eksilmiyor. Kısaca özetlersem: Daniel Dupont bir çete tarafından öldürülmeye çalışılmış fakat olaydan yaralı kurtulmuştur. Ama gazetelerde ve polis kayıtlarında öldü diye geçilmiştir. Bunun sebebi Daniel Dupont’un kendini öldü diye göstermek istemesidir. Bir iki arkadaşı dışında herkes onu öldü bilmektedir(polisler dâhil). Bu cinayeti çözmek için görevlendirilen Wallas, hikâyenin sonunda gerçekte ölmemiş Dupont’u trajik şekilde öldürecektir. Şimdi öncelikle, Oidipus çeşitlemesi üzerine ve Silgiler isminin anlamına, devamında da kitabın Yeni Roman bakımından önemine bakalım.

Yaklaşık 10 gün önce Sophokles’in Kral Oidipus’unu okumuştum. Silgiler’i okuyana kadar Oidipus’un bir çeşitlemesi olduğunu bilmiyordum. Oidipus’un başına gelenleri Kral Oidipus incelemesinde daha detaylı anlatmıştım. Ama hatırlatmak için bir bölümü alıntılıyorum: “(…)Çiftin çocukları olmadığı için Apollon’a giderler. Apollon onlara bir çocukları olacağını ama çocuğun babasını öldürerek annesiyle evleneceğini söyler. Laios çocuk doğduktan sonra onu ayaklarından bağlatarak bir dağa attırır. Dağda çocuğu çobanın birisi kurtarır ve Korinthos kralına verir. Çocuğa “ayağı şişmiş, incinmiş” manasına gelen Oidupus ismini verirler. Oidipus büyür. Bir gün bir tartışma sırasında kendisine uydurma evlat denildiğini duyunca şok olur ve işin aslını öğrenmek için Apollon’un kâhinine gider. Aldığı cevap Laios ile aynıdır. Ama kâhin gerçek annesi ve babasını söylemez. Bunu duyan Oidipus kehanetin gerçekleşmemesi için şehri terk eder. Yolda başta belirttiğim gibi fark etmeden öz babası Laois’ı öldürür yoluna devam eder.” Devamında da kendi öz annesiyle evlenir. Hikâye kısaca böyledir.

Yazar Robbe-Grillet kitap boyunca bu miti okura anımsatmak için çok çaba sarf etmiştir. Oidipus Thebai şehrine girerken herkese bilmece soran canavar Sphinks ona da bir bilmece sormuştu. Bilmece şu şekildedir: “Sabahleyin dört, öğleyin iki, akşam üç ayakla yürüyen yaratık hangisidir.” Silgiler’de bu görevin bir ayyaşa verildiğini görüyoruz. Ayyaş herkese bilmece sorar. Wallas’a sorduğu bilmece de şu şekildedir: “Hangi hayvan sabah babasını öldürür, öğlen mahremiyle yatar, akşam da kör olur.” Yine Thebai kentinin yıkıntılarıyla ilgili bir fotoğraf görürüz. Korinthos kentini anımsatan Corinthe Sokağı, Wallas’ın aradığı silgi markasının (Oidipe isminden hareketle) sadece ortasındaki “di” harflerini hatırlaması, Wallas’ın Juard’ın karısına ilgi duyması okura sunulan ipuçlarıdır. Miti bilenler şanslıdır. Oidipus mitini bilmeyen bir okur da şanslıdır çünkü gizemli ve kendine çeken polisiye bir öykü okuyor.

Wallas kitap boyunca yumuşak, hafif, gevrek, ama ezildiğinde biçimi bozulmayıp toz halinde ufalanacak, kolayca bölünebilecek, kırıldığında da deniz kabuğunun içindeki sedef gibi kaygan ve parlak olacak bir silgi aramaktadır. Ama aradığı silgiyi hiç bulamaz. Wallas neden bu silgiyi aramaktadır, sorusuna geliyoruz. Oidipus kaderinden kaçmak için bulunduğu şehri terk ediyor ama yine de kaderinden kaçamıyordu. Wallas’ın durumunu şöyle açıklıyor sevgili Jale Parla: “Silgiler, besbelli, bilinçaltının, çocukluğun ilk anılarını silerek Wallas’a gizli arzularını unutturan bastırma mekanizmalarının aracısıdır. Zaman gibi onlar da sildikçe ufala(nı)rlar; mitik zamanın egemen olduğu zamansızlık uzantılarında silgiler acizdir. Saatin durduğu yirmi dört saat zarfında Wallas’ın aradığı silgiyi bulamamasının anlamı artık kaderinden kaçamayacağı, anılarını silemeyeceği demek olsa gerektir.” Silgiler kitabının simgesel ismi de buradan geliyor.

Şimdi sevmediğiniz kısma gelelim. Kitap Yeni Roman akımın ilk eseri sayılıyor. Okuduğum örneklerden hareketle bana göre hem akıma uygunluk açısından hem de edebi olarak en iyisiydi. Yeni Romancıların kişileri ve olayı geri ittiğini, nesneyi ve diğer öğeleri öne çıkardığından incelemelerde çokça bahsettim. Tabii tamamen de romandan atmıyor. Bu kitap için de durum aynı. Yukarıda anlattıklarım kitabın öyle olmadığı, Wallas ve Dupont karakterlerinin öne çıktığı düşüncesini doğurabilir, normaldir. Ne kadar öyle gözükürse gözüksün bu kitabın başkişisi zamandır. Öyle ki kitabın girişinde Sophokles’in "Her şeye göz kulak olan zaman, sana rağmen çözümünü getirdi" sözü yer alır. Kitap zamanın kontrolü altında başlar:

“Her şeyi açık seçik görmesine gerek yok, ne yaptığını bile bilmez zaten. Hala uykuda. Hareketlerinin her ayrıntısı çok eski yasalar tarafından yönetilmekte, dolayısıyla, insanca niyetlerin yol açtığı dalgalanmalardan da etkilenmiyor; her saniye katıksız bir hareket demek: yana doğru bir adım, iskemle otuz santim öteye, masa bezini şöyle üç defa dolaştır, sağa doğru yarım dön, iki adım ileri, her saniye belli, kusursuz, eşit, çapaksız. Otuz bir. Otuz iki. Otuz üç. Otuz dört. Otuz beş. Otuz altı. Otuz yedi. Her saniyenin kendi, kesin yeri var.”

Ama kitap boyunca akıyor gibi duran zaman “ne yazık ki, kısa bir süre sonra, efendi olmaktan çıkacak”tır. Burada bize zamanın akmadığı hissi verilmek istenmektedir. Wallas’ın kol saati ve Dupont’un duvardaki saati, Dupont’u ilk öldürme teşebbüsüne girişildiği 7.30’da durur ve romanın sonuna yani ertesi gün Wallas’ın Dupont’u istemeden öldürdüğü 7.30’da tekrar çalışmaya başlar. Başlangıç bir sona dönüşür, son da bir başlangıca. Bu sahneyi film izlemiş gibi düşünelim. Katil 7.30’da Dupont’u öldürmeye geliyor, tam o anda filmi durduralım. Aradan 24 saat geçtiğini düşünüp ilk katil yerine Wallas’ı koyalım, saat de 7.30. Devam ettirelim filmi. Şimdi başlangıcın bir sona, sonun da bir başlangıca dönüştüğünü daha iyi anlayabiliriz.

Zaten kitap boyunca film izliyor gibiyizdir. Yeni Romancılar her şeyi bilen gören bir bakış açısını reddediyorlardı. Anlatıcı bir kamera objektifliğinde ne görüp biliyorsa okur da aynı şeyi bilir. Bakış açısı buna göre ayarlanmıştır. Karakter kadrajdan çıktığı anda artık onunla ilgili bir şeyi bilmeyiz. Kişilikleri hakkında çok fazla bilgi sahibi olamayız. Buradan da karakterlerin geriye itildiğini çıkarabiliriz.

Romanda nesneler sanki insanlaştırılmaya çalışılmıştır: “On iki iskemlenin, geceyi geçirdikleri, suni mermer masalardan yavaşça indikleri saatteyiz.” İnsan ya da hayvan geceyi bir yerde geçirir. “Kaprislidir; başlangıçta epey sıkıcıdır bu durum; alışmak gerek.” Kapris insana has bir duygudur. Yeni Romancılarda nesnenin bir ruha kavuşmaya çalıştırıldığını bu örnekler de olduğu gibi çokça görüyoruz. Betimlemelerin de kitapta önemli bir kapladığını görürüz. Karşılaşılan tablolar, sokağın yapısı, evin içi sürekli ve en ince ayrıntısına kadar betimlenir. Sadece nesneler değil eylemler de en ince ayrıntısına kadar betimlenir. Örnek olarak: “Sahanlık. Sağda kapı. Çalışma odası. Tam da Bona'nın betimlediği gibi, belki biraz daha dar ve karışık: kitaplar, her yanda kitaplar, duvarları kaplayan kitapların nerdeyse tümü de yeşil deri ciltli, ötekiler, karton ciltli olanlar ise özenle yığılmış şöminenin üstüne, bir sehpanın üstüne, hatta doğrudan doğruya yere bile yığılmış; masanın köşesine, deri kaplı iki koltuğun üstüne rastgele konulmuş olanlar da var. Koyu renkli meşe ağacından yapılma uzun ve anıtsal masa odanın geri kalanını kaplar. Masanın üstü kağıt ve dosyalarla kaplı; odanın tam ortasına konulmuş abajurlu koca lamba sönük. Tavanda karpuzun içinde tek bir ampul parlar.” Bu gibi örnekler çoğaltılabilir. Tüm bunlara baktığımızda kitabın Yeni Roman akımıyla özdeşleştiğini görüyoruz.

Sonunda bitti. Kitabı Yeni Roman’dan bağımsız olarak okusaydım çok severdim. Yine sevdim zaten. Uzun zamandır edebi bir polisiye nasıl olur acaba diye merak içerisindeydim. Bu merakımı da gidermiş oldum. Tavsiye eder miyim ederim, ama baskısı yok ve yayınevinden bir daha basılmayacağı mailini de aldım. Pdf isteyenlere ulaştırabilirim.

Yeni Roman Okumaları’m da artık son buluyor. Yeni Roman araştırması(#30544221) için başta Alain Robbe-Grillet, Jale Parla’nın kitapları olmak üzere 3 4 farklı kitaptan yararlandım. Okuduğum onlarca makaleyi de eklemeliyim. Daha geniş bir sonuç yazmak isterdim ama bünyem biraz daha Yeni Roman’ı kaldıramayacak. Kısaca sonuç olarak Yeni Roman akımının çok fazla başarıya ulaşamadığını, eleştirmenlerin yorumları altında ezildiklerini ama başlattıkları yenilik hareketlerinin Postmodernizme kapıyı araladığını gördüm. Bu süreçte yeri geldi çok bunaldım, bırakmak istedim ama verimli de oldu. Edebiyatta yeni şeyleri denemekten siz de geri durmayın. Esen kalın.
224 syf.
Değişmez yol izlenmektedir. Önceden ayarlanmış hareketlerle.
Kusursuz biçimde ayarlanmış olan düzenek, en ufak beklenmedik bir olaya bile yer vermez. Metni izlemek, cümle cümle ezbere okumak gerek yalnız ve de kelam tamamlanacak ve şerit şerit bezlere sarılı Lazarus mezarından çıkacak...
Buyruğu yerine getirmek için böyle gizli gizli ilerleyen kişinin yüreğinde ne kuşku ne de korku yatar. Kendi bedeninin ağırlığını bile hissetmez artık. Papazın adımları gibi sessizdir adımları; halıların ve döşeme taşlarının üstünde kayarlar, aynı derecede düzenli, aynı derecede kişiliksiz, aynı derecede kararlı.
İki nokta arasındaki en kısa yol doğru çizgidir.
...okyanusların yüzeyinde en ufak bir kıpırtı bile yaratmayacak kadar hafif adımlar. Bu evin merdiveninin yirmi bir basamağı var, iki nokta arasındaki en kısa yol... okyanusların yüzeyi...
Bu kadar berrak olan su bulanır birden. Yasa tarafından belirlenmiş bu dekor içinde, sağda da solda da tek bir parmak toprak bile olmadan, tek bir saniye bile göz kırpmadan, dur durak bilmeden, geriye dönüp bakmadan, bir cümlenin tam ortasında birden durur oyuncu... Her akşam oynadığı bu rolü ezbere bilir; ama bugün daha öteye gitmeyi reddeder. Çevresindeki öteki kişiler, bir kol havada ya da bir bacak hafifçe kırık donup kalırlar. Müzisyenlerin başladığı tempo ebedileşir... Bir şeyler yapmak gerekir şimdi, hemen ağza gelen sözler, oyun metninde yer almayan sözcükler söylemek gerekir... Ama her akşam olduğu gibi, başlanılan cümle, öngörüldüğü biçimde sonuçlanır, kol düşer, bacak hareketini tamamlar. Orkestraysa kendisine ayrılan çukurda hep aynı şevkle çalmaya devam eder.
Merdiven yirmi bir tane ahşap basamak ile bunlardan hissedilir derecede daha geniş, beyaz taş bir basamaktan oluşur. Topuz yerine üç çıngıraklı başlık takılı bir soytarı kafası yerleştirilmiş, karmaşık bezemelerle işli bakır bir sütun bu beyaz taş basamağın açıkta kalan yuvarlatılmış ucuna konulmuştur. Daha yukarda, kalın ve cilalı ahşaptan yapılma korkuluk, aşağı tarafı hafifçe şişkin, tornadan çıkma çubuklar tarafından taşınır. Merdiven, kenarları nar kırmızı çizgili, gri bir halıyla kaplıdır; aynı halı girişteki hole doğru uzanıp giriş kapısına kadar olan her yeri kaplar.
Bu halının rengi ile bakır topuz Bona'nın betimlemesinde yer almamıştır.
Attığı adımların her birinin ağırlığını düşünen başka biri tam da burada ...
On altıncı basamağın tam üstünde, göz yüksekliğine küçük bir tablo asılmıştır. Fırtınalı bir geceyi gösteren romantik bir peyzajdır bu: bir şimşek bir kulenin yıkıntılarını aydınlatmaktadır; kulenin hemen dibinde yere uzanmış iki adam görü, etraftaki gürültüye rağmen uyuyakalmışlar; yoksa yıldırım mı çarpmış? Belki de kulenin tepesinden düşmüşler. Resmin çerçevesi altın yaldızla kaplı oymalı ahşaptan; bütün hepsi epey eski zaman işi gibi duruyor. Bona söz etmedi bu tablodan.
Sahanlık. Sağda kapı. Çalışma odası. Tam da Bona'nın be­timlediği gibi, belki biraz daha dar ve karışık: kitaplar, her yanda kitaplar, duvarları kaplayan kitapların nerdeyse tümü de yeşil deri ciltli, ötekiler, karton ciltli olanlar ise özenle yığılmış şöminenin üstüne, bir sehpanın üstüne, hatta doğrudan doğruya yere bile yığılmış; masanın köşesine, deri kaplı iki koltuğun üstüne rastgele konulmuş olanlar da var. Koyu renkli meşe ağacından yapılma uzun ve anıtsal masa odanın geri kalanını kaplar. Masanın üstü kâğıt ve dosyalarla kaplı; odanın tam or­tasına konulmuş abajurlu koca lamba sönük. Tavanda karpuzun içinde tek bir ampul parlar.
Garinati masayla kapı arasında kalan yeşil halı kaplı küçük boş alandan (orada yer döşemesi gıcırdar) geçmek yerine koltuğun arkasından dolaşır, sehpa ile üst üste konulmuş kitaplar arasından kıvrılır ve masaya öbür taraftan ulaşır.
"Masanın arkasında durup, önündeki iskemlenin sırtlığını iki elinle kavrayıp kapının ve odadaki tüm nesnelerin konumunu kaydedeceksin aklına. Zamanın olacak: Dupont saat yedi­buçuktan önce çıkmaz yukarı. Her şeyden kesinlikle emin olduğunda gidip tavandaki ışığı söndüreceksin. Elektrik düğmesi girişte, kapı pervazının hemen yanındadır; duvara doğru çevirmek gerekir, öteki tarafa çevirirsen fazladan iki ampul daha yakmış olursun. Sonra gene aynı yoldan geri gelip iskemlenin arkasına yerleşeceksin, kesinlikle önceki gibi duracaksın gene. Ateşe hazır durumdaki tabancayı sağ elinde tutup gözlerin kapının bulunduğu yere dönük bekleyeceksin. Dupont kapıyı açtığında, koridor aydınlık olduğundan kapının önünde açık seçik belirginleşecektir; karanlıkta görünmeyeceğin için, sol elinle iskemlenin sırtlığına dayanıp rahatça nişan alacaksın. Üç el ateş edeceksin tam kalbine, sonra da hiç acele etmeden çekip gideceksin; yaşlı kadın hiçbir şey duymamış olacak. Olur da girişdeki holde onunla karşılaşırsan, yüzünü fazla gösterme; sert biçimde olmasın ama kadını kenara itip geç. Evde başka kimse olmayacak."
İki nokta arasındaki tek yol.
Biçimi hafifçe bozulmuş bir tür küp, gri lavdan parlak bir blok, kullanıla kullanıla yüzleri cilalanmış gibi, köşeleri yassılaşmış, görünüşü sert, derli toplu, altın gibi ağır, aşağı yukarı yumruk büyüklüğünde; kağıt ağırlığı mı? Odadaki tek biblo bu.
Kitapların adları: "Emek (1929) Fenomenolojisi", "İktisadi Çevrimlerin İncelenmesine Katkı" ve de bu tür şeyler. Pek eğlenceli değil.
Elektrik düğmesi kapı pervazının hemen yanında, porselen ve nikelajlı metalden yapılma, üç konumlu.
Beyaz bir sayfanın tepesine bir sözcük yazmaktaydı: "engelleyemezler..." Akşam yemeğine işte tam o sırada indi; sonraki sözcüğü bulamamış olmalı.
Sahanlıkta ayak sesleri. Işık! Gidecek zaman yok artık. Açılan kapı ve Dupont'un salak bakışı...
Kaçan bir beden parçasına, rastgele tek bir el ateş etti Garinati.

En küçük aksaklık.. . Belki de. Denizcinin bocurgatla işi bitti; döner köprü kapandı yeniden.
Korkuluğun üstünde eğilmiş durumda bulunan Garinati kıpırdamadı. Ayaklarının dibinde rıhtımın içine doğru giren bir bölümde çırpınmasına bakıyordu yağlı suyun; birkaç enkaz parçasının yığıldığı yere: üstünde zift lekeleri olan küçük bir tahta parçası, sıradan iki eski şişe mantarı, bir portakal kabuğu parçası, ne oldukları güçlükle belirlenebilecek, daha inatçı, yarı yarıya çürümüş kırıntılar.
s.17-20
Yüz on dört ile kırk üçü çarpalım. Üç kere dört, on iki; üç kere bir, üç, elde var bir, dört; üç kere bir üç. Dört kere dört, on altı; dört kere bir, dört, elde var bir, beş; dört kere bir dört. İki; altı dört daha on: sıfır; beş üç daha sekiz, elde var bir, dokuz; dört. Dört bin dokuz yüz iki... Olmadı, evladım. Alnının alanı kırk dokuz santimetrekare: bildiğiniz gibi, en az elli olmalı değil mi?
Kadına ilk defa geldiği bu kentin anacaddelerini dolaşmak
istediğini dosdoğru söylemek çok daha basit olurdu elbette;
yoksa utanan verdiği bir dürtüyle bu kente eskiden gelmiş olduğunu
söyleyememiş miydi Wallas? Annesiyle birlikte dolaştığı
güneşli, küçük sokakları, alçak evlerin arasında kalan kanalın
en ucunu, terk edilmiş gemi teknesini, görmeleri gereken şu
akraba kadını (kız kardeş mi yoksa üvey kardeş mi?) - çocukluk
anılarının peşinden koşuyormuş gibi görünecekti. Turist olduğunu
söylese, bu kez de yılın bu döneminde, sanat meraklısı
biri için hiçbir çekiciliği olmayan bir kentte bulunma bahanesinin
inandırıcı olmaması bir yana, daha da büyük tehlikelere yol
açacağı kesindi: bir tek postane demek bile, telgrafın ortaya çık
masına yettiğine göre, turist olduğunu söylemesi sonunda da,
yeni açıklamalar getirmekten kaçınmak için, ayrıca, kadına ters
düşebilecek sözler söylemek istememesi nedeniyle, gayet doğal
olarak, kendisine yöneltilecek sorularla kim bilir nerelere sürüklenecekti.
Sevimli ve ağırbaşlı görünmek uğruna, hangi
düşsel maceralara sürüklenmiş olacaktı kim bilir!
"Bazen bir katil bulmak için saçını başını yolar insan ... " Katili bulmak için saçını başını yolarsın, ama cinayet işlenmemiş­tir. Saçını başını yolar bulmak için insan ... " ... kendinden çok uzaklarda, oysa insanın elini kendi göğsüne doğru uzatması yeter bile ... "
Doğrusu iyi bir kurban,lime lime olmuş zekâsının parçalarını durmadan bir araya getirmeye çalışan küçük örümcek surat.
İşler yeniden güven verici biçimde akmaya başladı. Bürolarda
çalışanlar evlerinden çıkıyorlar artık, öğlen atıştıracakları
gelenekselleşmiş üç tane sandviçi barındıran suni deri çantaları
ellerinde. Kapının eşiğine adım attıklarında gökyüzüne bakarlar
ve elörgüsü kahverengi atkılarını sıkı sıkıya boyunlarına dolayıp
giderler.
Wallas yüzünde hisseder soğuğu; henüz insanın yüzünü,
acıtan bir maske gibi felç eden dondurucu soğukların zamanı
değilse de, dokuların şöyle bir çekildiği de hissedilmiyor değil:
alın sıkışıp daralır, saçların başladığı yer kaşlara yaklaşır, şakaklar
birbirine bitişmeye çalışır, beyin burnun biraz üstünde,
iki gözün arasında, derinin biraz altında, iyi huylu küçük bir
yumruya indirgemek ister kendini. Ama duyular capcanlıdır
hala: Wallas düzen ve kalıcılığından hiçbir şey kaybetmemiş
olan bir manzaranın dikkatli bir tanığı .hala; belki de, tam tersine,
çizgi her türlü yumuşaklık ve bezemelerinden yavaş yavaş
sıyrılıp, daha bir keskinleşir. Ama bu çizim kesinliği, belki de
boş bir midenin uyandırdığı düşsel bir kesinlik yalnızca.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Silgiler
Baskı tarihi:
2005
Sayfa sayısı:
224
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750809327
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
"Kesin, somut, temel bir olay söz konusu burada: bir insanın ölümü. Polisiye nitelikli bir olay - yani bir katil, bir dedektif ve bir kurban var. Bir bakıma rolleri de yerli yerinde: katil kurbana ateş ediyor, dedektif meseleyi çözüyor, kurban ölüyor...

Kitabı okuyanlar 13 okur

  • BETÜL GKDMR
  • ulfet
  • Sema Karakus
  • Hiç...
  • tülin
  • Murat Sezgin
  • Özge idigük
  • Ayşe Karakaş
  • Fırat Özbey
  • Ela Baysak

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%16.7 (1)
9
%16.7 (1)
8
%50 (3)
7
%0
6
%16.7 (1)
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0