Kadınların ve çocukların egemenliğinde bulunan ütopik bir adadan sesleniyor anlatıcımız okurlara. Günde altı saatlik bir çalışma ve meslek gruplarının elverişliliğine göre düzenlenen sabahçı, öğlenci, akşamcı ve gececi olmak üzere dört gruba ayrılmış ekiplerden oluşan anarşist ve komünal bir yaşamdan oluşan feminen bir dünya Uterya. Bu dünyada sevgi var. Özveri var. Dostluk var. Sıcak, sımsıcak bir yer. Hiçbir "suç"un işlenmediği, erksel, dinsel ve cinsel hiçbir sömürünün olmadığı ütopik bir ada.
Tüm bu pembe bulutlar, anlatıcımız Dafne'nin, bir selde boğulmaktan son anda kurtulan ve annesini, babasını ve en yakın arkadaşını bu selde kaybederek büyük bir travma geçiren on dört yaşındaki Lizzy'i sahiplenmesiyle dağılır birden. Kitabı okurken burada hissettiğim en belirgin duygu ise "ben olsam ne yapardım" şeklinde bir soru cümlesinin belleğimde oluşmasıydı. Ve "kim olursa olsun, nasıl davranırdı?".
Erkeklerin yıkmaya odaklı iktidar gücünü ve dehşet saçan silahlarını bilmeyen, tanımayan, düzgün bir nesil yaratmak uğruna kurulmuş bir ada Uterya. Sakinlerinin kimliğinde cinsiyeti, dini, milliyeti değil, "insan" yazan...
Tüm bunların orta yerinde ayrılığa mahkûm bir aşk hikâyesi ve hiç beklenmedik, sürprizlerle dolu akıcı, sürükleyici bir anlatım bekliyor okurları.