İyi bir sanat eseri, ortaya çıktığı tarihten bağımsız olmalıdır. Tüketildiği her dönem, onu tüketen bir karşılığını bulmalıdır kendi zamanıyla. Yoksa neden hala Dostoyevski okuyalım? Balzac'ın İnsanlık Komedyası'nı tek tek elimize aldığımızda, hayatımızdan birilerini bulmaz mıyız, hala, hem de iki yüz yılı yakın zaman geçmiş olmasına rağmen.
Tahsin Yücel'de de bunu görebiliyoruz. Ben Tahsin Yücel ile yeni tanışıyorum. İlk olarak Aykırı öyküler eserini elime aldım. Her öyküsü, bana, kendi yaşamımdan farklı bir karakterle göz kırptı sanki. Sonrasında tüm kitaplarını da okuma isteğiyle, Peygamberin Son Beş Günü ve Yalan eserlerini okudum hızla. Hepsi güzeldi ama Yalan bana bu yazıyı yazdırıyor.
Bir kere yazar çok içli dışlı olduğunu belli eder derecede Fransız edebiyatının -ki bir çok çevirisi de mevcut- ekolünü bizlere hissettiriyor eserlerinde. Bazen Balzac okuyor gibiydim(Balzac'ı Yücel çevirisinden okumamış olmam ile bu kıyaslamayı yapıyorum). Belki de bu yüzdendir, Yalan, içinde barındırdığı karakterleri ile kimi zaman çevremden, kimi zaman haberlerde gördüğümüz kesimden, kimi zaman akademisyenlerden birer parça sunuyor bize. Hiç yadırgamıyoruz bu karakterleri. Hayat hikayeleri bize yabancı gelmiyor. Kabul ediyoruz onların hayatlarını ve onlarla birlikte gerçeklerle yüzleşiyoruz biz de. Yücel hiç çekinmeden vuruyor yüzümüze bazı gerçekleri:
"Tüm o herifleri başına getiren bu toplum tüm bunları kendi başına da becerebilir; gerisini bir gecede dikilen evin biçimi ve işlevi belirler; köşeler dönüldükçe çoğalıp yükselen apartmanları, şarkıları, oyunları, politikacıları, olduğu yerde, hiçbir şey düşünmeden, hiçbir şey görmeden, en önemlisi, hiç sıkılmadan, saatlerce oturan yaşlı adamlarıyla. Hiç sıkılmadan! Niye sıkılsın ki? Üstten alıp alttan vermek için düşünmek