Kitabı kapağına göre yargılama diye bir söz vardır. Ama bu sefer bu sözü değiştirmemiz gerek, çünkü adına bakarsak, her an sayfalardan zombilerin fırlayacağını sanabiliriz. Peki, neden "ölü" bu yaşayanlar? Çünkü herkes, olmak zorunda olduğu kişiyle olmak istediği kişi arasında sıkışmış durumda.
Kitty, o kızıl saçlı, heyecanlı kadını öldürüp, sosyetenin saygın hanımefendisi Catherine’e dönüşüyor. İlk başlarda kaynanasıyla arasındaki fark fazlayken, zamanla onun bir kopyasına evriliyor. Gerçekte neye benzediğini ise en iyi Willy söylüyor. Hayatının son demlerinde karşılaştığı o kaba ve görgüsüz adam, onun için sadece bir cümle kuruyor: "Terliğe benziyor."
Julia, evin dadısı, her şeye hâkim gibi görünse de geceleri gizli gizli ağlıyor. Çocuklar büyümüş artık, ona gerek olmadığını biliyor. Bu gerçeğin ağırlığı altında eziliyor.
Connie ise belki de en ağır yükü taşıyor. Kendini olduğu gibi kabul etmek zorunda, ama bunu yapamıyor. Alay edildiğinin farkında: yanaklarıyla, fazla kilosuyla, konuşmasıyla, sessizliğiyle… Tüm bunlardan kurtulmak için çabalıyor. Kitaplara sığınıyor, vaktini okuyarak geçiriyor. Ama ne yaparsa yapsın, Standish ailesi için sadece çok çabalayan bir zavallıya dönüşüyor. Sonunda ise Connie’nin hikâyesi, Elyot’a olan karşılıksız aşkıyla noktalanıyor. Sevilemeyeceğini biliyor, ama kendine engel olamıyor.
Elyot ve Eden, başından beri uyumsuz iki kardeş. Hayatları boyunca potansiyellerinin altında kalıyorlar. Ait olmadıkları yerlerde, ait olmadıkları insanlarla vakit geçiriyorlar.
Bunca karamsarlığın içinde, kitabın sonu incecik bir umut ışığıyla bitiyor. Zayıf, ama yine de var. Bu, White’ın tüm kasvetli anlatısına rağmen, insanlığın umudunu diri tutan tarafı.