Jack London’ın yarı-otobiyografik başyapıtı Martin Eden, Amerikan edebiyatının en keskin “kendini yaratma” mitini aynı anda hem yücelten hem de yerle bir eden eserlerinden biridir. 20. yüzyılın başında işçi sınıfından bir denizcinin entelektüel bir yazar-dahi haline gelişinin trajik öyküsü, bireyci başarı anlatısının karanlık yüzünü gözler önüne serer: Sınıf atlamanın bedeli derin bir yalnızlık, sürekli bir yabancılık hissi ve nihayetinde varoluşsal boşluktur.Martin Eden karakteri, Nietzsche’nin üstinsan idealiyle Herbert Spencer’ın evrimci bireyciliğinin ölümcül bir bileşimidir. Gramerini düzeltmiş, Swinburne’den Baudelaire’e, Darwin’den Marx’a kadar her şeyi yutmuş, sonunda bestseller olmuş bir yazar haline gelmiştir. Ne var ki bu yükseliş, London’ın acımasızca gösterdiği üzere, bir tür ruhsal intihardır. Doğduğu işçi sınıfından kopmuş, ulaşmak istediği burjuva sınıfı tarafından ise hep “yabancı” olarak kodlanmıştır. Ruth Morse’ların salonundaki utanç, dergi editörlerinin kibirli reddiyeleri, şöhret sonrasında çevresindeki yeni “arkadaş”ların sahteliği… Hepsi sınıfın çelik gibi bir kafes olduğunu hatırlatır.London burada çift yönlü bir eleştiri yürütür: Kapitalist bireyciliğin “çok çalışırsan her şeyi başarırsın” yalanını da, sosyalist hareketin entelektüel seçkinciliğini de aynı anda hedef alır. Martin, sosyalist çevrelerde bile “eski denizci” olarak egzotik bir obje olmaktan öteye gidemez. Lizzy Connolly’nin saf sevgisi ise onun gözünde artık “alt sınıfın sınırlılığı”dır. Klasik “paçavradan zenginliğe” hikâyesi burada Dostoyevskivari bir varoluşsal krize dönüşür.Edebi açıdan Martin Eden, naturalizmin sınırlarını zorlayan ve modernist duyuşun habercisi olan bir romandır. London, Joyce’tan yıllar önce bilinç akışını cesurca kullanır. Martin’in gece lambasının altında