Dünya savaşı bitti, zihniyeti kaldı. Aşkta, maişette, hukukta her şeyde açlık, çapulculuk ve vurgunculuk... Her ne pahasına olursa olsun karın doyurmak... Sonra şehvet, sonra dedikodu... Bugünün hayatı o kadar ezici, kavurucu ki bu bunaltıcı yaşayıştan kendimi ancak küçük sevdaların ruhuma verdikleri heyecanlarla bir parça avutabiliyorum. Fenalığı bilerek yapıyorum. Yapmamaya gücüm yetmiyor. Bunu bir mazeret olarak kimse kabul etmez, biliyorum.
Adil olanın peşinden gidilmesi doğrudur, en güçlünün peşinden gidilmesi ise kaçıılmazdır. Gücü olmayan adalet acizdir; adaleti olmayan güç ise zalim. Gücü olmayan adalete mutlaka bir karşı çıkan olur, çünkü kötü insanlar her zaman vardır. Adaleti olmayan güç ise töhmet altında kalır. Demek ki adalet ile gücü bir araya getirmek gerek; bunu yapabilmek için de adil olanın güçlü, güçlü olanın ise adil olması gerekir.
Mükemmel bir kurguya işlenmiş kitap. Kurgu demek yetmez adeta düşünce labirentini oluşturmuş.
Bu kitabı okurken cinayete dair her ipucu bir yerlere yönlendiriyor ve genele baktığımda çok karmaşık duruyordu.
Agatha Christe bu karışıklığı öyle biz düzlemde kurmuş ki farklı açıdan baktığımızda taşlar yerine oturuyor aslında.
Burada Hercule Poirot karakteri önemli
olanın delil bulmak değil mantık çerçevesine oturtmak olduğunu anlatıyor. Anlaşılması gereken bu biraz.
Tıpkı hayatımız gibi. Hayatımızda olan karmaşıklıktan ziyade bütüne bakmak gibi.