"Suskunluğun siyah okyanusundaki cam fanuslu bir dalgıç gibi yaşıyordu insan, kendisini dış dünyaya bağlayan halatın kopmuş olduğunu ve o sessiz derinlikten hiçbir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayrımsayan bir dalgıç gibi hatta."
Bu hafta herkesin kitaplığında muhakkak olması ve kesinlikle okunması gereken bir kitapla, aranızdayım. Bir psikoloji kitabı olan Satranç yazarı Stefan Zweig. Şahsî kanaatim; her kitapta mutlaka bir dane-i hakikat vardır, ancak Satranç’ta bu hakikatler oldukça fazla.
Zweig, insan ruhu ve fıtratı üzerine çok doğru tahliller yapmış. Bu yüzden kitabın okuyucuları, psikoloji ilmi ile ilgilensin yada ilgilenmesin ortada buluşuyor. Yazının en başında “herkesin kitaplığında muhakkak olması ve kesinlikle okuması gereken bir kitap” dememin sebebi de bu aslında çünkü insanı, insanın duygularını, latifelerini, ihtiyaçlarını, bu ihtiyaçları karşılama çabasını ele alıyor. Kitabın kaç kere basıldığını bilmiyorum, ama ülkemizde en çok basılan kitaplardan. Birçok yayınevi tarafından basılan kitabın orijinali Almanca. Bu yüzden iyi bir çeviriden okumanızı tavsiye ederim. Kitabın yalın ve akıcı bir dili olduğunu söyleyemeyeceğim, beyin yakan cümleler, betimlemeler oldukça fazla. Bu da kitabı daha dikkatli okumamızı sağlayıp düşünme mekanizmamızı biraz daha işletiriyor. Biraz da kitaptaki hikâyeden bahsetmek istiyorum Hikâye, New York’tan Buenos Aires’e giden bir yolcu gemisinde geçiyor. Bu gemide dünya satranç şampiyonu ile hasbelkader satranç dehası olmuş olan biri bulunuyor. Hikâyenin konusu bu ikili arasında geçen satranç turnuvası gibi gözükse de, asıl konu Dr. B. ’nin nasıl satranç dehası olduğu üzerine. Aslında bu hikâye 3 cümle ile özetlenemeyecek kadar çok ayrıntıya sahip, ama fazla bilgi verip kitaba haksızlık etmek istemiyorum. Hikâye o kadar