Ben, hiçbir biçimde dünyada önem verilen şeylerden biri değildir, aslında “ben” en az merak edilen ve sahip olduğunun görülmesine izin verilmesinin en sakıncalı olduğu şeydir. Tehlikenin en büyüğü olan ben’in kaybı, aramızda hiçbir şey olmamış gibi fark edilmeden gerçekleşebilir. Ne olursa olsun, bacağın veya kolun, servetin, kadının veya bilinmeyen herhangi başka bir şeyin kaybı, hiçbir şey bu kadar az gürültü yapamaz.
(Dünyaya geldiğimizde) Hayatta kalabilmek için ötekilere ihtiyacımız var. Yaşamımızı sürdürebilmek için de onlara göre şekil almamız icap edebilir. Tam da bu noktada varoluşçu bakış açısı kendimizi bulamadan ötekini tanıdığımızı iddia eder. Daha henüz kendi zevklerimizi, isteklerimizi ve arzularımızı keşfetmeden tabiri caizse ötekine yaranmayı öğreniriz.
Var olduğum sürece güçlü olmakta güçsüz olmak da, öfkeli olmak da benim için var. Ama bana dair her şey değiller. Seçimlerimizle hayatımızı ilmek ilmek örüyoruz. Her sabah uyandığımızda, aslında her anımızda karşımızda kabaca iki seçenek vardır; ya ezbere yaşayıp önceki günleri tekrar etmeye çalışırız ya da seçerek yaşarız, daha önce nasıl olduğumuzdan bağımsız olarak o günü seçtiklerimizle inşa ederiz.