Bir gün bir adam çıkageldi, kendisiyle evlenmemi istedi. Reddettim. Kocamın tekmesinin izi hala tazeydi. Ardından aşk arayan biri geldi, ama onu da reddettim. Eski aşk acısının izleri hala içimde yaşıyordu.
“Halbuki sen sert değilsin Şerife; peki yaşamayı nasıl beceriyorsun?”
“Ben sertim, çok sertim Firdevs.”
“Hayır, sen kibar ve yumuşaksın.”
“Tenim yumuşak, ama yüreğim zalim; ben soktum mu öldürürüm.”
“Yılan gibi mi?”
“Evet, tıpkı yılan gibi. Yaşam bir yılandır. Onlar da aynı Firdevs. Yılan, senin yılan olmadığını anlarsa sokar. Zehirli iğnelerin olmadığını bilirse hayat seni bir lokmada yutar.”
Hayatın her saniyesinde upuzun bir ağlayan insan kervanı, bir de daha küçük bir gülen insan kervanı var. Ama üçüncü bir kervan daha var - artık ağlamayanların ve gülmeyenlerinki. Üçü arasında en hüzünlü olan da o. Ondan söz etmek istiyorum.
Ama… çok fazla “ama” demiştim. İnsan “ama” diye diye sürdürüp gidemez. Ne yapıp edip cümleyi bitirmelidir, diye azarladım kendimi. Bitirecek miyim? “Ama…sıkıldım ben!” Ama neden sıkılmıştım?